Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Çalışmayı ve üretmeyi seviyorum, bir canlının üreterek var olduğunu, insanın dünyaya üretmek için geldiğini düşünüyorum. | İlk Nüsha
9001
post-template-default,single,single-post,postid-9001,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Çalışmayı ve üretmeyi seviyorum, bir canlının üreterek var olduğunu, insanın dünyaya üretmek için geldiğini düşünüyorum.

şimdiye kadar 23’ü uluslararası olmak üzere toplam 64 ödül kazanan; New Yorker Dergisi’nin kapağında üç kez , The Forbes Dergisi’nin kapağında bir kez, The Atlantic Monthly, The New York Times gibi dergilerde karikatür ve illustrasyonları yer alan Gürbüz Doğan Ekşioğlu’yla hayatı ve sanatı üzerine konuştuk.

Resim, karikatür ve grafik tasarım alanında feyz aldığınız, sizi en çok etkileyen sanatçılar kimlerdir?

Dönem dönem değişiyor aslında, en başa gitmek gerekirse; Akademi’yi yeni bitirmiş Ordulu bir ressam, Ordu’ya geldi ve deniz kenarında bir atölye tuttu, onu hayranlıkla izlerdim. Ordu’da, sokak ressamları da çok ilgimi çekerdi, iki dakika içerisinde harika resimler çıkarırlardı ortaya. Resimle asıl tanışmam, lisedeyken, Bosch adında Filemenk bir ressamı keşfetmemle oldu. Onun ‘’Cennet ve Cehennem’’ adlı meşhur bir resmi var, o resmi bir mecmuada görüp kesmiştim, hâlâ saklıyorum. Belki de sürrealist resme yönelmem ‘’Cennet ve Cehennem’’ tablosu sayesinde olmuştur. Daha sonra Van Gogh’u tanıdım ama Picasso’yu çözememiştim. Bu dönemde Dadaizm Akımı ilgimi çekti fakat Dadaizm’in asıl felsefesini, Tatbîkî’de okurken keşfettim. Tatbîkî’de, anlatımcı işler yaptığım dönemde; Rene Magritte adlı Belçikalı sürrealist ressamdan, hâlâ Amerika’da yaşayan Brad Holland’dan, Saul Steingberg’den ve daha birçok sanatçıdan etkilendim. Etkilendiğim o kadar çok sanatçı var ki, eğer o isimlerden etkilenmeseydim, ben ben olamazdım. Etkilenmek kötü bir şey değildir, mesela Picasso da Matisse’den etkileniyor. Şöyle düşünün; bir elma ağacı var, o ağacın güneş alan kısmındaki elmalar kırmızı ve büyük, güneş almayan kısmındaki elmalar ise yeşil ve cılız. Bu örnek aslında her şey için geçerli. Biz sanatçılar etkiyi, yeteneğimizle harmanlayıp kendi kültürümüz doğrultusunda kişiselleştirmeliyiz, bunu yapabilen kişi sanatçı oluyor zaten.

Tatbîkî’ye girebilmek için epey uğraş vermişsiniz. Gerek ailenizin karşı çıkması gerek de sınav esnasında yaşadığınız sıkıntılara rağmen en sonunda hedefinizi gerçekleştirmişsiniz. Bu enerji ve motivasyonun kaynağı nedir?

Sadece resim alanında değil her alanda geçerli olan bir şey var. Mesela güzel şarkı söylüyorsanız, birileri size, hadi şarkı söyle dedikçe içinizde şarkı söyleme isteği doğuyor. Ben resim yaparken arkadaşlarım, ne güzel çiziyorsun bana da çizsene, derlerdi. Öğretmenlerim de yaptığım resimleri çok beğenirlerdi. Bütün bunlar sayesinde bütün enerjim resme yoğunlaştı. İnsan her zaman kendini bir şekilde göstermek istiyor aslında.

Resim tutkum diğer derslerden sınıfta kalmama sebep oldu. Tabii dersler kötü olunca ailem resim yapmama karşı çıktı, bu sefer de gizli gizli resim yapmaya başladım. Lise yıllarında hayalim, Tatbîkî Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda değil, Güzel Sanatlar Akademisi’nde okumaktı. Üniversite sınavında, önümde oturan aday, İstanbul’a neden geldiğimi, hangi okulu istediğimi sordu ben de Akademi’ye girmek istediğimi söyledim. O aday bana, Tatbîkî’nin daha iyi olduğunu söyledi, ben de en iyisi olsun diye düşünerek Tatbîkî’nin sınavlarına girdim. Sınavlara yaklaşık on bin kişi giriyor, bütün okula seksen kişi, her bölüme on kişi alınıyordu. Ben sınava Dekoratif Resim Bölümü’nden girdim. İkinci aşamanın ikinci sorusu mesleki bir soruydu. Sınav esnasında soruyu yapabileceğim materyalim bile yoktu elimde. Hâliyle ilk ona giremedim ve iki yıl, Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlı Vatan Meslek Yüksek Okulu’nda İnşaat Mühendisliği okudum, ama bir türlü sevemedim. Hayalimi gerçekleştirmek adına , Tatbîkî’yi tekrar denemeye karar verdim ve tavsiye üzerine de Grafik Tasarım Bölümü’nden sınava girdim. Grafik Tasarım Bölümü’nü dereceyle kazandım ve o kadar mutlu oldum ki, gece gündüz ders çalıştım, bir ödev istendi, iki ödev yaptım. İkinci sınıfın ikinci döneminde yarışmalara katılmaya başladım. Okul bittiğinde on iki tane ödülüm vardı. Çok iyi bir öğrenci oldum. Ben İstanbul’a ressam olmak için geldim, bu yüzden güzel sanatlardan hangi bölümü okusam ressam çıkacağım diye düşünüyordum. Grafik sanatının resimle pek ilişkisi olmadığını sonradan fark ettim. Grafiğin resimle yakınlığı sadece illüstrasyon dersiyledir. İllüstrasyon; herhangi bir duyguyu, konuyu ve fikri hayal gücü katarak resimle anlatmaktır. İllüstrasyon, benim resim yeteneğimle birleşti ve anlatım gücüm gelişti. Yarışmalara katılmaya devam ettim ve zamanla kendi kimliğimi oluşturdum, sanatçı oldum. Farklı sanat çevrelerine göre hem karikatüristim hem ressamım hem grafik tasarımcıyım hem de illüstratörüm. Bu sayede uluslararası alanda da tanınmaya başladım. New Yorker Dergisi’ne yedi tane kapak yaptım, on dokuz ayrı ülkede işlerim yayımlandı, grafik okumamın buna çok fazla katkısı olduğunu düşünüyorum.

Çalışmayı ve üretmeyi seviyorum, bir canlının üreterek var olduğunu, insanın dünyaya üretmek için geldiğini düşünüyorum. Bana göre yeteneksiz insan yoktur, yetenek gelişen bir sonuçtur diyebiliriz. Benden basketçi olmaz diyelim, ama çalışırsam, çok iyi bir basketçi olmam ama basketten para kazanabilirim. Kişinin kendi yeteneğiyle mesleği buluştuğu zaman o insan üst başarılara ulaşabilir. Temel nokta şudur; sevmek. Ben bu mesleği sevmeseydim başarılı olamazdım, severek çalıştım, çalışarak sevdim. Bana kalırsa insanların para kazanmayı kıstas almaları çok yanlış, sevdiğin işi yaparsan o işi güzel yaparsın, güzel yapılan iş de para kazandırır. Ben sevdiğim işi yapıyorum, çok zengin olmadım ama hiçbir zaman da parasız kalmadım. Demek istediğim şu ki; insanların sevdiği işi yapmaları ve çalışmaları gerekiyor, başka bir formülü yoktur bunun.

Bize, sanatçı ile travma ilişkisinden bahsedebilir misiniz?

Bizler sanatçı olarak öncelikle, toplum içerisinde sosyal bir varlığız, eğer ben yaşadığım apartmanda normal davranmıyorsam, sanatçıyım diye kimse beni hoş görmez. Ama sanatçının içerisinde fırtınalar kopar, diğer insanlar sanatçının ne hissettiğini anlayamaz. Sanatçının ikilemi şudur, hem topluma göre yaşayacak hem de duygularına göre yaşayacak, bu yüzden sanatçı rol yapmak zorundadır. Toplumun gerektirdiklerine uyamayan sanatçı, hâliyle toplumdan dışlanıyor. Sanatçının bir olay karşısındaki duyguları diğer insanlardan çok farklıdır, buna daha derinlemesine düşünme ve hissetme kabiliyeti diyebiliriz. Sanatçı toplumunu, Rönesans’tan beri incelediğimiz de hepsinin ne kadar genç yaşta öldüğünü, sanatçının travma içinde yaşayan insanlar olduklarını görüyoruz. Biz, gelmiş olduğumuz aile kültürü ve Anadolu Kültürü sayesinde travmalarımızı kontrol edebildik, hem topluma hem de sanata uyum sağlayabildik, ama serbest toplumlarda sanatçı olmak kolay değildir. Benim avantajım da biraz akademisyen olmamla ve erken yaşta evlenmemle alakalı, her zaman sorumluluklarımı bilerek mantıklı kararlar vermeye çalıştım.

The New Yorker Dergisi’ne kapak tasarlamaya nasıl başladığınızı anlatır mısınız?

İlk sergimi, 1985’de Nişantaşı’nda Hüsrev Gerede caddesinde, Etpa diye bir şirketin galerisinde açtım. Ali Ulvi Ersoy da o sergime gelmişti. Ali Ulvi Ersoy, Cumhuriyet Gazetesi’ne kırk yıl boyunca karikatür çizen bir karikatürist, ayrıca kendisi New York’ta iki yıl yaşamış ve New Yorker Dergisi’nde de bir kapağı basılmış. Ben lisedeyken, onun karikatürlerine bakarak felsefi ve psikolojik düşünmeye başladım. Kendisini ilk defa o sergimde gördüm. Bana, işlerimin tam New Yorker’lık olduğunu söyledi, New Yorker diye bir dergiyi ilk defa o gün duydum. Daha sonra Hürriyet Gazetesi’nin, Sedat Simavi adına düzenlediği karikatür yarışmalarına katıldım, altı kez üst üste ödül aldım, daha sonra o yarışmalarda jüri üyesi oldum. O dönemde Türkiye’ye yurtdışından ünlü sanatçılar gelmeye başladı, Tatbîkî’de okurken hayranlıkla işlerini takip ettiğim sanatçılarla bu yarışma sayesinde tanışma fırsatı buldum. O insanlar, işlerimi çok beğendiler ve kesinlikle yurtdışına çıkmam gerektiğini söylediler. Çok yakın arkadaşım olan Necati Abacı, ‘’I Love New York’’ logosunu yapan Milton Graser’den poster istemiş, ben de poster istemek için kendisine mektup yazdım ve aynı zamanda işlerimi de yolladım. Milton Graser mektubunda, işlerimin mükemmel olduğunu söyledi, ben o gazla 1990 yılında New York’a gittim. Milton Graser New York’ta çok ekmek yiyeceğimi ve kalmam gerektiğini belirtti fakat benim hasta bir abim vardı. Abim, üç ayda bir Ordu’dan geliyordu, onu İstanbul’da tedavi ettiriyordum, haliyle İstanbul’a geri döndüm. Benim bir resmim var, bir tahterevallinin iki ucunda iki kafes, kafeslerin içinde de birer kuş var, o kuşlardan biri benim, eğer ben uçarsam diğer kafes aşağıya düşecek, işte bu hikâye benim resmimdir aslında. Yurtdışında yaşasaydım belki daha zengin olacaktım ama Türkiye’de olmaktan mutluyum. Türkiye daha duygusal bir ülke, Amerika daha çok tüketime yönelik, burada daha çok kendime ait işler yapıyorum.

Çalışmalarınızda kedi motifini çok fazla kullandığınızı görüyoruz. Bunun özel bir sebebi var mıdır?

New Yorker’a örnek olarak yolladığım kapaklarda bir de kedili bir karikatürüm vardı, New Yorker’da ilk basılan işim o kedili karikatürdür. Bu beni teşvik etti tabii ki, daha çok kedili işler yapmaya başladım. Türkiye’de MediaCat diye bir dergi var benden kedili kapak yapmamı, bir başkası beraber kedi sergisi açmak istedi. Çok talep olduğu için kedi üretmeye başladım. Kedili işler kadar; kuşlarım, şemsiyelerim, merdivenlerim ve gece resimlerim var ama kedi, insanların doğrudan iletişim kurabildiği bir canlı olduğu için daha fazla ilgi görüyor. Bizim de on dokuz yıl birlikte yaşadığımız bir kedimiz vardı, onunla yaşarken, biz biraz kedileşmiştik o biraz insanlaşmıştı, öyle bir uyum vardı aramızda. Canlıyla iletişim hâlinde olmak mutluluk verici bir şey.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu’nun, Moda’daki güzel atölyesinde gerçekleştirdiğimiz sohbetin bir kısmını sizlerle paylaşmak istedik. Biz her anından ayrı keyif aldık. Kendisine buradan da saygı, sevgi ve teşekkürlerimizi iletiyoruz.

İLKNÜSHA
Ocak 2018, İstanbul

Hiç yorum yok

Yorum yapın