Başka Dünyalar // Hayalet şehrin vampirleri | İlk Nüsha
8218
post-template-default,single,single-post,postid-8218,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Başka Dünyalar // Hayalet şehrin vampirleri

”Stephen King, 1975’te yayımlanan Korku Ağı isimli romanıyla çağdaş bir vampir öyküsünün gotik geçerliliğini neden muhafaza ettiğini sergiler.”

 

Stephen King’in, yazarken vampirlerin varlığına inandığını itiraf ettiği Korku Ağı (’Salem’s Lot) adlı gotik romanının arka planında iki büyük korku eserinin verdiği ilham yatıyor. Bunlardan birincisi, King’in Korku Ağı’nı yazmasından aşağı yukarı yirmi yıl önce okuduğu Bram Stoker’ın Dracula’sı, diğeri de Shirley Jackson’ın 1959’da yayımlanan başyapıtı Tepedeki Ev.

Stoker’ın Dracula’nın kurgusunda yaptıklarını özenle irdeleyip kendi vampir kahramanını yaratan King, romanda adeta canlı bir karakter gibi başrolde olan Marsten Köşkü’ne nüfuz eden Shirley Jackson etkisini de, kitabın ilk bölümünün girişine yerleştirdiği Tepedeki Ev alıntısıyla taçlandırıyor. Jackson bu romanında evi bir kahraman gibi tasvir etmeye çalışmakla kalmaz, ona fikir ve izlenim atfeder. Söz konusu ev düşünen, hisseden, diğer karakterlerin eylemlerine karşılık veren, korku edebiyatında genellikle “perili ev” demeye alıştığımız, ancak “ruhu olan bir ev” desek daha yerinde bir tanımlama yapabileceğimiz bir evdir. Jackson’ın romanında hayaletlerin var olup olmadığı tartışmalıdır. Gerçek ve doğaüstü arasında yazarın belirsiz bırakmaya çalıştığı bir ilişki mevcuttur. Ne var ki evin ruhunun olduğundan şüphe edilemez. Hayaletler yoksa bile evin hayalleri vardır.

Kasabaya gelen tuhaf yabancılar, ortadan kaybolan insanlar…

King’in romanının merkezinde esere özgün ismini veren ’Salem’s Lot kasabası vardır. King’in deyimiyle “çok kuvvetli hafıza”sı olan, küçük bir kasabadır burası. Hafızası ise insanların kulaktan kulağa aktardıkları dehşetlerle kaynar. Bu dehşetlerin filizlendiği yer ise Marsten Köşkü’dür. Köşkün pencereleri insanların masum gibi görünen gündelik hayatlarına nazar değdiren gözler gibidir. Tepedeki ev ile Dracula’nın şatosu için atılan karanlık temellerin bir benzeri, Marsten Köşkü’nün diplerinde de yatar. Rasyonel dünyaya salabileceği tehditlerinden sakınılan bu üç gotik mekandan uzak duramayanların öyküleridir bizlere anlatılan.

Uzak duramayanların, bu korku ağına kapılanların en önemlisi de başkahramanımız Ben’dir. Aslında bu roman, küçüklüğü ’Salem’s Lot’ta geçen ve zamanında tanık olduğu trajik olayın üstesinden gelmek için evine geri dönen yazar Ben Mears’in yüzleşme öyküsünü anlatır. Bu yüzden Korku Ağı, gotik edebiyatın kaçışla değil, dönüşle ilgili olduğuna dair çok önemli bir misal göstermiş olur bize. Hatta çifte kavrulmuş bir dönüş olacaktır bu, çünkü öncelikle bir eve dönüşle başlayan öykü, finalde de yarım kalan işi bitirmek için gerçekleştirilen bir dönüşle sona erer. Ayrıca King, Marsten Köşkü’yle ilgili yaşadıklarını hatırlayıp, geçmişi temize çekmek için bir kitap yazmaya çalışan kahramanı üzerinden, edebiyatın da dönüştürücü gücüne vurgu yapmış olur. İnsanın maskesini ortaya çıkarmak, gölgelerle yüzleşmek, kabuslarla baş etmek için evine geri dönen yazar kahramanın öyküsü metaforlarla, göndermelerle doludur ve King bu hesaplaşmanın yapılabilmesi için edebiyatın ve özellikle de korku edebiyatının ne kadar önem taşıdığını roman boyunca sezdirir. King’in gençliğinde yayımlanan bir romanı olsa da, hem yazarın içinden geldiği geleneğe bağlılığını yansıtır hem de kariyerine egemen olacak korku ağını sermiş olur.

Marsten Köşkü’ne ilk girenlerden birinin yaptığı, “Hiçbir şey görmedim ve bir daha da asla onu görmek istemem,” şeklindeki yorum, ilerleyen bölümlerde bizi bir vampir öyküsünün içine salacak bu lanetli evin nasıl bir dehşeti barındırdığını gösterir. Sıradan, tarif edilebilir bir korku değil, adlandırması zor bir dehşettir bu. Kahramanımız Ben’in bu kasabaya geri dönmesinin bahanesi de, Marsten Köşkü’nü satın almaktır. Belki küçüklüğünde yaşadığı travmayı böyle atlatacak, belki de hâlâ orada olabileceğine inandığı hayaletleri kovacaktır kendince, fakat asıl kovacağı şey öncelikle kendi zihnindeki hayaletlerdir. İşte bu kovma süreci, hem evin sahibi olmakla hem de yazdığı kitaba noktayı koymakla ilgilidir fakat kasabaya geri döndüğünde bu lanetli köşkün halihazırda bir sahibi olduğunu öğrenmesi, Ben’in hesaplarını alt üst eder. Ortaya bir vampirin çıkmasıyla alt üst olan, sadece Ben değil, kasabanın tüm sakinleridir. Ben ve arkadaşlarının vampirlerle mücadelesinden sonra şehir bir hayalete dönüşecek, öykünün başında adeta yaşayan bir yer olan Marsten Köşkü de şimdilik, sadece bir ölü olacaktır.

Kasabaya gelen tuhaf yabancılar, ortadan kaybolan insanlar ve öldüğü sanılan fakat yaşayan bir ölü olduğu sonradan anlaşılan karakterler romanda ağırlıklı bir yer kaplamaya başladıkça, Marsten Köşkü’nden uzak durmak artık bir lüks haline gelir. Vampirin ağı, o köşkün içinden çıkmış, tüm kasabaya yayılmıştır. King, bu olay örgüsünün yanında vampirin gerçekten olup olmadığını tartıştırır kahramanlarına. Bunlardan birinin doktor, diğerinin de bir rahip olması manidardır. Gerçek canavarların masallardan çıkmış vampirler mi, yoksa kafede yanımızda oturan insanlar mı olup olmadığını düşündürmeye özen gösterir King. Vampirliğin bir hastalık olup olmayacağı, kutsal suyun, haçın ve hatta sarımsağın vampirizme çare olup olmayacağı konusundaki tartışmaları yer yer ironik yaklaşımlarla romana yerleştiren King, bunların yanında küçük bir kasabanın sıradan insanlarının neden ve nasıl korktuğuyla ilgili derin pasajlara da yer verir. Vampire inanan bir insana toplumun nasıl yaklaşacağını da irdeler.

Bir noktadan sonra vampirin gerçek olup olmadığı önemsizdir zaten, önemli olan korkunun ve dehşetin yüzeye çıkıp çıkmamasıyla ilgilidir. King’in Korku Ağı’nda başarıyla vurguladığı bir hakikattir bu. İlkel korkuların geri dönüşünü bir vampirin ortaya çıkışıyla, güncel korkuların yansıtılmasını da artık hakiki bir kitap yazmaya çalışan bir yazarın evine geri dönüşüyle anlatır. Böylece King, 1975’te yayımlanan bu eseriyle çağdaş bir vampir öyküsünün gotik geçerliliğini neden muhafaza ettiğini sergiler.

Çağdaş vampir edebiyatına damga vuran bu romanın edisyonunda önemli ek bölümler olduğunu da belirtmekte fayda var. Romana katkıda bulunan “Bir Tane de Yol İçin” ve “Jerusalem’s Lot” adlı iki kısa öykünün yanında, romanın özgün halinden çıkarılmış sahnelerin olduğu bölüm de King’in kurgusundaki incelikleri görmek için bize bir fırsat sunuyor.

Yankı Enki

Kaynakwww.sabitfikir.com

Hiç yorum yok

Yorum yapın