Fesleğen | İlk Nüsha
1883
post-template-default,single,single-post,postid-1883,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,no_animation_on_touch,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Fesleğen

Sabahın alacasında verilen tilt suya doğranmış sebzeli çorbayı tiksinerek kaşıkladıktan sonra koğuş penceresinin geniş kenar duvarına yaslanarak, bir cigara yakmış, köpek oturuşundaydım.

Burayı neden sevdiğimi biliyorum. İnsan hiç ilk sünnetini unutur mu?

Eskidendi, zaman eskiydi, hayal meyal hatırlıyorum saçlarımın kendi irademin dışında ilk kesilişini. Haylaz bir ortaokul öğrencisiydim. Bana bir ders verilmesi gerekiyordu onurumla oynanarak. Ergenliğe yeni girmiş bir erkeğe verilecek en büyük ceza ne olabilirdi? Babam, her baba gibi zalim ve mutlakçıydı. Karısı dahil hiç kimse onun işine ve vereceği terbiyeye karışamazdı. Akrabalardan birinin yetişkin oğluna, “Bunun aklı saçlarında. Al götür, şunun saçlarını kazıt…” demişti.

Şirin kasabanın civar köylerinden hayvanlarıyla yakacak odun, sebze, meyve, bal, süt,yumurta getirenlerin konakladığı hanın hemen yanındaki Tahtakale’deydi, fenni sünnetçi berber.

BERBER
AHMET MUŞMULA
FENNİ SÜNNETÇİ
ve şeriki
Cinderiyak

Tabelası yeşil zemin üzerine kırmızı harflerle yazılıydı. Adını büyük ve kalın harflerle yazan berber, ortağınınkini nedense okunamayacak kadar küçük yazmıştı.

Faltaşı gibi açılmış gözlerimle başıma gelecekleri beklerken, berberin feri gitmiş aynasında, uzun saçlı halimi son kez görüyordum. O traştan sonra saçlarım bugünkü diken diken halini aldı. Saçlarım alnımda bir tutam burakılacak şekilde bir güzel kazındı! Artık aynada dehşet saçan gözleriyle çipil çipil bakan kara böcek, ben vardım.

Berberin yüzünü şimdi pek hatırlamıyorum. Ondan tek hatırladığım ve o zamanlar anlamının ne olduğunu bilmediğim “selman-ı pak” kelimesiydi.

“Traş bir sünnettir!..” Bu sözü traş boyunca sayısız kez tekrar etti. Dükkandan çıkarken beni getirene yüzünü buruşturarak, “Aslında dükkanın adını Selman-ı Pak koyacaktım ama ne yaparsın ortağım var,” demişti.

Berber, kazıma işine, eline aldığı kılavlama kayışıyla başladı. Kararmış kahverengi kenarları içe kıvrık, iki arkalı önlü kayışla usturasını bir güzel bileyledi. Yüzündeki ifade, “utanmasa kasap masatı kullanacak!” diye içimden geçirmeme neden olmuştu. Kafamı itinayla yer yer kanatarak işini sona erdirdiğinde, ellerini kantaşıyla sabunlar gibi oğuşturup, iki elinin parmaklarını birbirine baklava biçiminde geçirerek, aralarını temizledi. Sonra, penceresinin içinde yetiştirdiği, o zamanlar daha yeni yeni piyasaya çıkmış nebati margarin tenekesi içindeki fesleğenleri uzun uzun okşadı ve ardından cascavlak kafamı kavunun olgunluğunu anlamak istercesine yoğurduğunda, cavlak kafam kanla karışık fesleğen koktu.

Seneler geçti.

Bir gün kasabaya yolum düştüğünde, saçlarımla birlikte gençlik yüreğimden bir şeyler kazıyan berberi bir kez daha görmek istedim. Dükkan yerli yerindeydi ve içeride kitap okuyan ve beni ilk kez sünnet edene benzemeyen başka biri vardı. Kapısının iki yanına kartpostallar ve ünlü ressamların tablolarının sahteleri asılıydı. İki sıra eski kitap dizili vitrininin önünden içeriye baktım. Eskisi gibi değildi. Dükkanın içi raflarla ve rafların içleri
de kitaplarla doluydu. Aynanın önündeki raflar da kitap doluydu ve fesleğenler teneke kutulardan çeşitli renklerle bezenmiş, beyaz tabak altlıklı, toprak saksılara terfi etmişti. Dükkan eskisinin bildik berber sabun kokusunun aksine mis gibi fesleğen ıtırı kokuyordu. İçimden “Berber mi, sünnetçi mi, sahaf mı?” diye geçirdim.

Baş koyma yerinin çıkarıldığı berber koltuğuna oturmuş dükkancı, yanına çektiği küçük taburenin üzerine koyduğu beyaz bir tabakta limonata dağıyla –şişesi ayaklarının dibinde- kanyak içiyordu. Dağa üç beş tane kesme şeker eşlik ediyordu. Kıtlama yapıyordu.

Dükkan şimdi ne kadar güzeldi.!..

Ona, onu sordum:

Uzatmadan, “O öldü,” dedi gözlüklerinin üzerinden hafif bir tebessümle bakarak. Ve, gözlerini tekrar okuduğu kitaba indirdi.

Dışarıya çıktığımda tabelaya son bir kez daha göz attım. “Şerik Cinderiyak” yazısı dışında rengi solmuştu.

Yoksa, babamdan önce mi ölmüştüm? Çünkü o, şiir yazardı…

İşte o zamandan, ilk sünnetimden bu yana kazınmış kafamdan günlerdir çıkmayan, unutamadığım fesleğen kokusu, burada, geniş deliler evi penceresinin içinde, küçük bir saksıda, gözümün içi gibi baktığım, konuştuğum ve suyunu vererek hayatta kalmasını sağlamaya çalıştığımınkiyle aynı…

Vecdi Çıracıoğlu
Nehirler Denize Kavuştuğunda

Kaynakwww.siirakademisi.com

Hiç yorum yok

Yorum yapın