ESKİYEN | İlk Nüsha
1666
post-template-default,single,single-post,postid-1666,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,no_animation_on_touch,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

ESKİYEN

Dolana dolana odanın köşe bucağına yayılıyor, gözlerimizi yaşartıyor. Karanlık, isli. Tavan, selâm vermeğe hazırlanır biçimde üstümüze eğilmiş, bastırıyor, yerse ona inat, ortasından yukarıya doğru bir hörgüç çıkarmış .. İkisinin ortasında ezilense biz, eşyayla birlikte yoğunlaşarak gözlerimizi dolduran, herbirimizi odanın bir köşesine fırlatarak kabuğumuza çekilmemizi zorlayan, üst-başımızdaki çaputlarımızla birlikte bıkkın kımıldanışlarla altımıza aldığımız uyuşmuş ayaklarımıza yer değiştirmek için küçük, isteksiz hareketler yaptıran —en önemlisi sabırsızlandıran. Dolana dolana her köşede ve babamla aramızda koyu mavi bir duvar.. düzenli bir biçimde muhkem bir yapı gibi yükseliyor: duman. Çoktandır derimin altında bir şeyin tükenmez bir yolculuk içinde olduğunu duyuyorum, ne zaman başladı, nerede başladı? Duvar bir mavi yağması’yla kalınlaşıyor. Çevreme sağlam bir kale kuruluyor. Savaşa başlamam için bir neden gerekli, ama duraksamanın yeri değil. Şimdilik hem saldıran, hem koruyan, benim bu kaleyi, neden önemsiz onun için. Bıçaklarım nerede? Evet, cebime koymuşum (âlâ). Dumanın yarısı bacada, yarısı içerde. Soğuktur. Ocaktaki odunlar çıtırdıyor, ama henüz hepsi alev almadı. Hanidir yaşarız bu bir yanları yıkılmış, çürük, harap evde. Karanlık, güneşsizlik, nem. Eksilmez çıtırtılar. Kendimi bildim bileli böyle bu. Dağınıklık. Babamın lime lime elbiseleri, anamın ne işe yaradığı belirsiz eski-püsküleri, bir takım çaputlar oraya buraya atılmış. Tavandan örümcek bağlamış bir ip sürekli olarak bir başka dünyadan haber taşıyormuş gibi ortaya doğru sarkıyor. Ocağın rafında teneke kutular, sigara çubukları kaput düğmeleri, eski, çaput bir para kesesi… her şey tıka basa. Odunlar birden alev aldı, oda donuk bir yalımla aydınlandı. Herkes yerli yerinde. Babam ocağın sol başında çulların içine gömülmüş yatıyor. Dünden beri öksürük de başladı, çok dayanamaz artık. “Ben bittim.” diyor. Sabahleyin, sırtını tentürdiyotla baklava biçiminde çizdik, öksürük geçer gibi olmuştu, ama gene başladı. Oda hâlâ tentürdiyot kokuyor. Anam bir yerlerde “hini hacette” kullanılır diye biraz ıhlamur saklamış, pişirdi, iki bardak babam, birer bardak da Keremle ben içtik. Anam kendi payını babama verdi. Kerem köşede düşünür gibi duruyor. Yılmadan alevleri gözlüyor. Birkaç günden beri dışarıya, çocuklarla oynamaya çıkmadı. Dün kar yağmıştı, bağrışarak kartopu oynuyordu çocuklar, “çık, sen de oynarsın.” dedim. Gözlerini dikerek büyük bir adam tavrıyla baktı yüzüme, “oynamam ben, babam hasta.” dedi. Beni kınadı (ayıp değil miymiş?). Oturup bekliyor, bir şey istenirse hemen koşup getiriyor, sonra gene oturuyor. Mavi duvar, duyurmadan ustalıkla yıkıldı. Odanın içi boşaldı, ama karanlık sürüyor. Az sonra anam petrol lâmbasıyla girdi içeri. Lâmbayı ocağın yanına astı, babamın yanına gitti. Babam uyuyor mu, uyumuyor mu, düzenli aralıklarla derin derin soluyordu burnundan, anamı duymadı. Çekinerek omuzuna dokundu, babam kımıldamadı. Bu kez hafifçe sarstı omuzundan, ama gene aldırmadı babam. “Lâpa yapayım mı, yer misin?” diye seslendi. Babam hafifçe döndü, gözlerini araladı, “ben bittim Rükü, dedi, bittim artık ben.” (Anama Rukiye demez, Rükü der hep). “İster misin, yapayım mı lâpa?” diye sordu anam. “Bilmem ki, yiyebilir miyim?” “Ye biraz, kendini zorla.” dedi anam, kalktı, lâmbayı alarak dışarı çıktı. Daha kapıdayken, Kerem “tentürdiyot sürelim mi gene?” diye bağırdı, babam “istemez” anlamında bir el hareketi yaptı, anam, “gece süreriz.” dedi. Kapadı kapıyı. Komşu kadınlar gelmişler, dışarıdan sesleri duyuluyor. Kerem kadınların sesini alınca koşarak dışarı çıktı, az sonra yeniden girdi içeriye. “Gelinin sancısı tutmuş, ebeyi çağırmaya gidiyorum ben.” dedi. Sonra bir yerinden çıkardığı atkısını boynuna dolarken yatağa doğru yürüdü “ebeyi çağırmaya gidiyorum ben, baba” diye ayrıca bir de ona söyledi. Babam başını kaldırmaya çalışırken, şimdiye dek görmediğim bir anlamla yüklendi yüzü. Göz çukurları yumuşadı, gülüyor mu, ağlıyor mu anlamadım. Kerem çoktan dışarı seğirtmiş merdivenlerden aşağı patır kütür iniyordu. Babam gözlerini bana çevirerek “görebilecek miyim acaba?” diye, kendi kendine endişeleniyormuş gibi, hırıltılı bir sesle sordu. “Elbette, dedim, göreceksin.” Umutsuzca gözlerini kapadı. “Ömer evde yok mu?” dedi. Ağabeyimi soruyor. “Bugün 12’ye kadar gece mesaisi var onun.” dedim. Çullarına yeniden gömülmek istedi, kalktım üstünü örttüm. Ocağa da birkaç parça odun attım. Kar yeniden başladı, dünden beri yağıyor, dışarıya açılan kovuktan aydınlık bir lâcivert görünüyor. Sofada kadın seslerine karışmış tıngırdayan teneke sesleri. Kaynaşma. Bir gelecek var, her şey “gelecek”ini bekliyor. Duvar bir başka duvara bitişmesini, su başka bir suya kavuşmasını, hayat bir başka hayatla tamamlanmasını. Elbiselerimin içinde, bilinmez bir ülkeye doğru geri çekiliyor, gömülüyorum. Yolculuk başladı. Sağ duvar hızla çaprazlamasına ileri, karşı duvar da bana doğru kaçıyor. Eşya, olduğu yerde şöyle bir sallandı. Gıcırtı. Mavi duvar aynı ustalıkla kendini örüyor, hasta mıyım? Hastasın. Göçüyor muyum? Göçüyorsun. (Âlâ). Bir daha nereden başlayabilirim? (Neye?) Bıraktığın yerden, korkma, unutmayacaksın, hatırlayacaksın, her şeyi, nerede kaldığını (nerede kalmıştım?). Evet, tam oradan, işte, işte buradan (Güzel). Kompartımanın penceresindeki küçücük bir noktadan, yakınlardaki ağaçlardan, telgraf direklerinin geriye doğru kaçışına eş bir hızla eşya geriye doğru kaçıyor. Bu denli hızla nereye, nereye gidiyorum. Odamı, eşyamı, sevdiklerimi bırakarak. Dur korkma. (Duramam, elimden gelmez.) Arabaların, otobüslerin, insanların hızla, gürültüyle gelip geçtiği, gözünün takılıp kaldığı şu tünele doğru yürü (öyleyse). Yürüyemem, korkuyorum. Yolculuk derimin altında, sıcak, buğulu, huysuz. Nasıl engel olamıyorum? Tentürdiyot renginde bir koku yayılıyor, duman bir helezon biçiminde kıvrılıp tavandan sarkan ipi içine alıyor, başdönmesi. Cinlerle şakalaşan büyücü kadınlar. Tantanalı tepişmeler alanı yukarısı. Geniş bir tepsinin içinde dansederek yalpalayarak dönüyorlar. Ağlayan narlar, gülen ayvalar. Tavanın yarığından Kahveci Güzeli yoksulluğuma göz kırpıyor. Kar. Dışarıda boyuna gidip gelen, telâşlı ayak sesleri. Bir inilti, çok uzaktan. Gelin mi? Babam mı? (Kuyudaki Yusuf… mu?) Tahtalar yamru yumru gıcırdayıp duruyor. Bir gün yıkılacak bu ev. Yıkılacak bir gün. Her şeyle birlikte bilinmez bir yöne doğru koşar adım gidiyoruz. Karkuşları (var mı böyle kuşlar?) uçuşuyor tepemde –beyaz benekler, kırmızı yuvarlaklar… derin, kara boşluğa doğru, etimden parçalar kopararak gözlerimi tırmıklayıp ayaklarımı gıdıklayarak uğultular, koşuşmalar, iniltilerle tâ boşluğun, derinlerine, sınırlarına doğru sürüklenerek yuvarlanıyor. İşte, Kaf Dağı burası. Soğuk, karlı ve yeşil. (Hoş geldin.) Bakıyorum. Hüthüt kuşu. (Günaydın Hüthüt kuşu). Derimin altında bir el geziyor. “Gaak” diye bir kuş havalandı tepemden ve o anda bir kar soğuğu yığıldı yüzüme. Bir ayak tıpırtısı, çok uzaklardan anlaşılmaz bir konuşma sesi. “Lâpa…” (Kar için mi?). Bir ses adımı ünlüyor, kim? Sarsıntı ve… gözlerimi araladım: anam. “Kalk, kalk, hadi, ne uykusu böyle bu?” dedi. “Sıcak sıcak sen de ye biraz.” Tepsiyi yanıbaşıma bıraktı. Eliyle alnımı yokladı. “Sen de hastasın galiba, ateşin var.” Kıvrılıp kalmışım oturduğum yerde, güçlükle yekindim. Babam höpürdeterek içiyordu lâpasını. “Eline sağlık” dedi. “Çok güzel olmuş”. “Gelin n’oldu?” diye sordum. “Bir şey yok daha,” dedi anam, “sancı devam ediyor.” Ocağa döndü, odunların yerlerini değiştirdi, birden harlandı ocak. Bu sırada merdivenden Keremin koşan ayak seslerini işittik. Dışarıda, komşu kadınlara, daha merdivenin ortalarında “geliyor ebe” diye bağırdı. Arkasından da avuçlarını hohlayarak sevinçle içeri girdi, “ebe geliyor, ana” dedi. Anam, babama dönerek “Ömer akıl etse de,” dedi, “şeker getirse gelirken. Şerbet yapacak şeker yok evde.” Sonra Kereme döndü. “Yola çıktı mı ebe?” “Çıktı” dedi Kerem, “ama ben koşarak önden geldim.” Merakla, “acaba”larla sabırsızlanıyor, yerinde duramıyordu. Kapıya yakın, karanlık köşesine çekildi, elbisesinin düğmelerini çekiştirmeye başladı. Kendi geleceği sağlam bir kap içinde saklı gibi şimdilik, ondan endişelenmiyor, ama bir bekleme karamboluna düşmüş o da, belli. Bir “bilinmeyen nedir”i bekliyor sabırsızlıkla, ne beklediğini bilmeden. Sonunda dayanamadı, kalktı, anamın çaputtan yaptığı deveyi getirip ocağın yanındaki kovuktan, deveyi dört ayağı üstüne dineltmeye çalışıyordu, beceremedi, kuyruğunu kıvırmaya başladı bu kez, deve uysallıkla eğilip bükülüyordu. Anam kendine sığınmış, oturduğu yerde sallanıyor. Tevekkül. Dudakları durmadan kıpırdıyor. Ara sıra kalkıp yan odada gelini yoklayıp geliyor. Gene aynı biçimde, babamın yatağının alt ucunda, sırtı yatağa yarı dönük oturuyor. Oturuyor ve belirsizce sallanıyor, bir ben farkedebiliyorum sallandığını. Başı, kucağına eğik. Babam? Fersiz gözleri, çökük avurtları… başı omuzuna kadar, yüksekçe yastığına dayalı, çullarının üstündeki soluk güllere bakıyor, isteksiz. Bir şey sorulmazsa konuşmuyor, kendiliğinden bir şey istemiyor, hiçbir tercihi yok, her şey başkalarınca onun adına yapılmalı, yoksa yok. (yaşamaktan mı sıkılıyor, nedir? Ölümü istemez, ama korkmaz da). Hafif hafif öksürüyor. Karartı gene başladı, ocağın çeperlerinden kıyı-bucağa doğru gittikçe koyulaşarak bir şeyler saklamaya, saklayıp kaçırmaya çalışarak. Çabucak yayılmıyor, usul usul, sindirerek. Havada görülmeyen, minicik törpüler… eşyayı pörsütüyor, derimizi yalayıp geçiyor, içimizde konukluyor, durmadan sürtündüğü, konukladığı yerleri yenileştirme uğraşısı içinde, bilmeden eskitip geçiyor. Tükenme. Duyuyorum. Ama nereye değin, nere için? Dumandan, soluklardan, sesten bir çizgiler ağır ağır azaltıyor, azaltıyor, azaltıyor. Bu mu ölüm? Hastalık. “Ateşin var.” Berrak bir gökyüzü; içimde, çevremde sesler salarak bir gemi yürüyor. Çalıların dibine pusuyorum, başkaları da başka yerlere saklanmışlar, bir açıklığa çıkıyorlar, onları izliyorum. Arkadaşlarım adımı ünlüyor. Gemi boyuna yürüyor, pusuyorum. Teknesi eski, gıcırdıyor, “haydi yavrum, haydi bir tanem, az daha dayan.” Sonsuz, derin bir boşluğa gömülüyor başım, ayaklarım nerede? Sesler? Kurtuluş. Karanlık abanıyor, kollarımda, başımda bitimsiz bir eziklik, ayaklarım kurşun ağırlığıyla eriyor, ben nereye gidiyorum, ben gidiyor muyum, ben mi gidiyorum? (Evet). (Âlâ.) Yürü öyleyse. Yürüyorum. Sonsuza dek küçülen bir mesafeye doğru —her parçamı bir dağ başında, sıcaktan insanların eridiği bir mahşer ortasında bırakarak, parçalarımı azar azar her bir yana dağıtarak solgun, ölü, titrek, ama kendimi yitirmeden— yol alıyorum. Bastırıyor. Bir lâstik top gibi ufalıyorum. Eşya küçülüyor sofada karışık ayak sesleri. Anlaşılmaz gürültüler, bir sevinç çığlığı, biriyle yarenlik ediliyor. “İşte sonunda…” “geldi…” seni gidi seni…” “babalık mı?” “böyle mi olur?” Kapı gıcırdayarak açıldı. Gözlerimi araladım. Soğukla birlikte Ömer girdi içeriye. Köşemde kımıldandım. Kerem atıldı. “bebek olmadı daha.” dedi. Ömer gülümsedi (utanıyor). “Ebeyi çağırdım gelecek şimdi.” dedi Kerem. Ömer babama doğru yürüdü, “izin aldım.” dedi. Ceketini çıkarırken: “Az kalsın vermeyeceklerdi. Yerime adam bulamadım, soğukta kimse çalışmak istemiyor.” “Sonunda aldın ya!” dedi babam. “İbrahim’i buldum yerime.” “İyi iyi.” dedi babam. Avuçlarını ateşe doğru açarak ocağın kenarına çömeldi Ömer. Bana baktı. Sonra babama döndü. “Sen nasılsın?” Anlamsız bir işaret yaptı babam. Bu sırada merdivenden aceleyle çıkan bir ayak sesi duyuldu. Kerem hemen dışarı çıkıp geri döndü, “ebe geldi.” dedi. Anam kalktı, bu olay için belki de ilk defa heyecanlanıyordu. Dışarı çıktı. Ömer de ayağa kalktı, amaçsız ocak rafını karıştırmağa başladı. Nerden kalmışsa, sayfaları ayrılmış, eski bir kitap geçirdi eline, kör ışıkta hecelemeye çalıştı, sonra tekrar yerine bıraktı. Kısa bir süre ateşlere baktı, kapıya doğru yürüyecekken caydı, dönüp eski yerine geldi. Bekliyor. Karı, dışarıdaki kadınların sesini, çıtırtıları dinliyor. Dikkatle bir çizgiyi geçer gibi tetikte. Bir şey dense hemen koşacak (mutlaka yapacağı bir şey olmalı şimdi.) Oturdu. Parmaklarıyla ayağını fiskelemeye başladı. Babam kımıldanmadan ve konuşmadan yatıyor. O da çizginin üzerinde şimdi. Ağır soluklar, ürkek adımlarla kaymadan, yolundan şaşmadan, özenle yürüyor —yürümüş, yaşantısının her parçasını bir köşelere tıkıştırmış, bir yerlerde unutmuş, dağılıp dağılıp toplanarak kimbilir belki istemeden, belki isteklerle, belki doğrudan doğruya düşünmeden, ama hiç olmazsa alt düşüncesinde hep bunları yaşayarak bir çizgiye yaklaşmış, varıp dayanmış. Üstünde şimdi. Dikkatli olmalı. Pot kırmamalı. Adımlarını hesaplı atmalı. Köşe bucaktaki kalıntıları bunu bekliyor çünkü. Boyuna azalmış bu güne dek, kendine yabancı kalacak kadar, bunu iyi duyuyor. Yeniden bulamaz kalıntılarını, o köşede mi, bu köşede mi? Bir kez daha başlayamaz. Sürükleyip gidecek veya sürüklenip gidecek, çizgi —gençken, yaklaştıkça uzaklaşacağını, korkup kaçacağını, deli kanının önünde karşı duramayacağını sandığı— üzerinde şimdi. Ne yapsam? Yatmak. Tentürdiyot kokularıyla düş görmek. Her şey ne uzak! Ne denli kendisi değil! Güneşler eskimiş. Kendi. (Ah, kendi. Kendi. Kim bu?) Eskimiş. Ben miyim? Sessiz, beyaz, derin, hırçın boşluklar içinde cüretle adım atan.. dönemeyen. Yatıyor ve gözleri kapalı, uyumuyor. Ağır ağır geriye çekiliyorum, kaçıyorum belki. Kapanış. Dipten sönük, zavallı bir sallantı, acımadan sürüyor, bir daha, bir daha. Gürültüyle öksürdü babam. Kerem koşup su getirdi. İçip yeniden uzandı. Sofada telâş ve gidip gelmeler çoğaldı. Ömer huysuz bir sabırsızlıkla, ateşe, şuraya buraya bakınıyor, kımıldanıyor. Yüzümüze bakmak için bütün cesaretini yitirmiş gibi. Taze bir canla sokaklara, alanlara çıkıp koşsam. Oysa için için kendime doğru sönüyorum ve gururla bile değil bu. Ağır ağır yeniden yola koyulmağa başladı gemi, dayanabilecek mi daha? Uzaktan derin bir inilti. Birden bir viyaklama. Keremle Ömer hemen kalktılar. Kerem sofaya çıktı. Kalkmağa çalıştım ben de, başım dönüyor. Ömer’e baktım, yüzü yumuşamış ama gülmüyor. Babam hiç kımıldamadı yerinden, galiba duymadı. Anam çocuksu bir gülümsemeyle girdi içeri o sıra. “Oğlan.” dedi ilkin yalnız. Sonra omuzlarını sarsarak babamı uyandırdı. “Kurtuldu gelin, kurtuldu, topaç gibi bir oğlan.” Babam, dediklerinden bir şey anladı mı, anlamadı mı, yaşlı, sonsuz bir gülümseme yayıldı gözlerine. Kalkıp çıkmak istedi dışarı, belini güçlükle doğrultabildi. Sendeleyerek yürüyordu kapıya doğru. “Dur.” diye bağırdı anam, “dur, getirirler şimdi.” Ama o neredeyse sürüklenerek gidiyordu kapıya doğru. Ama kapının orda tökezlendi. Tutup yatağına getirdik. Bir süre sonra, sarıp sarmalamışlar getirdiler bebeği. Anam kucağına alıp babama doğru uzattı. Babam titrek parmaklarını, incitmekten korkarak bebeğin dudaklarına belli belirsiz dokundururken, güçlükle çıkardığı bir sesle “agucu, agucu.” diyordu. Ömer, orta yerde dikilip kalmıştı.

(*) Rasim Özdenören, Hastalar ve Işıklar, Ankara 1982, ss. 49-58

Rasim ÖZDENÖREN

Hiç yorum yok

Yorum yapın