Yaralısın | İlk Nüsha
1502
post-template-default,single,single-post,postid-1502,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Yaralısın

Dönüp geliyor Nuri. Üstte yatanı görünce keyfi kaçıyor.

“Hadi dışarı çıkalım,” diyor. “Malta boştur şimdi.”
“Çıkalım.”

Avlu sıcak. Gölgede üç dört kişi oturuyor. Nuri’nin dolaşmaya pek
niyeti yok. İleride gölgelik boş bir duvar dibi var; gidip oturuyorsunuz. Sen
yine ayaklarını uzatarak oturuyorsun.

Nuri’nin tespihi, her zamanki gibi yine bir akarsu; dupduru akıyor
parmaklarının arasında.

“Şuramda benim hastalığım,” diyor.

Yüreğini gösteriyor. Bu kadar büyük bir sevdayı şuncacık yüreğin nasıl
çektiğine, nasıl dayandığına kendi de şaşıyor.

“Şimdi yar şu yüreği, kan değil namussuzum kıpkızıl sevda akar.
Köroğlu da bilir bunu. O da hep şaşardı, bu kadar sevmemi aklı almazdı”.

Bir keresinde sinemaya gitmişler.

“Gitmişim, önceden ayarlamışım biletleri.”

Biletler karaborsa. Filmin adını çıkaramıyor. Dilinin ucunda ama
çıkaramıyor. Büyük filmmiş. Haftalarca inmemiş afişten.

“Sinemanın önünü göreceksin. Nah böyle. Karınca yuvası. Sanırsın ki
Mithatpaşa Stadının önü. Sanki Fener-Galatasaray maçı var. Öyle bir
kalabalık.”

Gişeler sabahtan kapanmış. Bir bilet, değerinin dört beş katına alıcı
buluyor. Ama Nuri’yi tanımayan yok. İki bilet, iki kelebek gibi gelip konuyor
eline.

“Biletler cebimde bekliyorum. Bekle gelmez, bekle gelmez. Tam yirmi
dakika geç geldi. İyi mi? aslında reklamlar var. Asıl film başlamamış daha.
Ama niye olsun. Oldum bittim sevmem beklemesini. En illet olduğum şey
beklemek. Bekle Allah gelmez, bekle Allah gelmez. Baktım, yirmi dakika sonra,
bizimki alı al moru mor geliyor. Neymiş? Trafik tıkanmış da. Ulan İstanbul
burası, trafiğin tıkanmadığı gün mü var? Ona göre hesapla, ona göre çık evden,
değil mi ama? Külahıma anlat sen onu, dedim. Nuri yutar mı? Sen misin geç
kalan. Tuttum bunu elinden, attım bir arabaya, doğruca eve. Beşiktaş’a. İçeri
girdik. Hiçbir şey sormadım, çektim âleti, salladım kabasına, iyi mi, tam iki
parmak.”

Nuri anlatırken ayağa kalkmış. Elini arka cebine atıyor, âleti çıkarır
gibi yapıyor cebinden, sustalıyı açar gibi de bir ses çıkarıyor diliyle
dişleri arasında, ‘şık’ diye açılıyor pırıl pırıl sustalı. Boşlukta savuruyor
elindeki âleti, çelik yeşili bir çizgiyle giriyor sustalının soğuk çeliği
Gül’ün kabalarına.

“İyi mi, tam iki parmak.”

Nuri, dikkatle geri çekiyor sustalıyı Gül’ün kabalarından, sudan çeker
gibi. ‘Şık’ diye katlıyor, koyuyor zulaya; arka cebine. Çok değil, iki parmak
girecek sustalının yeşil yeşil balkıyan diri çeliği Gül’ün yumuşak yerlerine.
Biraz da domuran kan belki. ‘İyi mi?’

“Aletsiz dolaşmam ben. Alet her zaman zulada olacak. Her zaman alesta
bekleyeceksin. Dünya hali. Belli olmaz.”

Havasına iyice girmiş Nuri, önünde bir o yana, bir bu yana dolaşıp
duruyor. Daha bir âletli, daha bir güvenli atıyor adımlarını.

Kalkıp yanınca yürüyorsun. Volta atmanı yadırgamıyor artık.

Tam on yıl sevişmişler Gül’üyle. Nuri ‘Gül’ diyor, asıl adı ‘Gülsüm’.

Nuri’nin gözlerinde, mahpushanelerde geçen günlerin yorgunluğunu görür
gibi oluyorsun. Kısa saçlarında, saçlarının ağaran yerlerinde Gül’ün özlemiyle
geçen bıktırıcı günlerin derin yara izleri var.

“Bu akşam da mektup gelmezse-.”

Bir aydır mektup almamış Gül’ünden.

Nuri sıkıntılı. Nuri patlamak üzere. Nuri alabildiğine bunalmış. Deniz
kıyısını, temiz bir şişe rakıyı, palamut ızgarayı, bütün bunların yanında en
çok da Gül’ünü özlemiş.

“Gül’ü tanıdığımda Gül evliydi,” diyor.

Gül’ün kocasının işi iyiymiş. Altında Mercedes. Gül’ün iki erkek
kardeşine de yanında iş vermiş. İki kardeş, ablalarının Nuri’yle olan
ilişkisini öğrenince deliye dönmüşler. Namus konusu yapmışlar. Önce posta
koymuşlar Nuri’ye. Nuri delikanlı adam, öyle posta koymalara pabuç
bırakanlardan değil.

“Tek başıma geçerdim evlerinin önünden,” diyor.

Nuri’nin iki gözlü bir evi varmış. Nuri anasıyla birlikte otururmuş.

“Biz geldik mi kocakarı toz olurdu arka kapıdan.”

Gülüyor. Anası anlayışlı kadın. Osmanlı.

“Ne günlerdi,” diyor. “Ne güzel sevmeleri vardı Gül’ümün. Başımı
dizlerine koyardım. Çocuğunu okşar gibi sever okşardı, saatlerce. Bir çocuk
gibi şımarırdım. Gözleri alır götürürdü beni. Hani beyaz badanalı daracık
sokaklar vardır, dalar gidersin güzelliğine, yürürsün yürürsün de, hiç
ummadığın anda birden kocaman engin bir deniz çıkar karşına. Öyle bir şey
işte. Gül’ün gözleri, ne zaman baksam, beklenmedik denizler gibi şaşırtırdı
beni. Onun gözleri gibisine koca İstanbul’u dolaşsan rastlayamazsın. Nasıl
desem, gözleri tıpkı Beşiktaş’ın rıhtımı gibi dalgalıydı namussuzum, tıpkı
öyleydi. Az çırpınmadım, az boğulmadım o dalgalarda. Bebek’ten Arnavutköy’den
bir sandala atlar, doğruca Göksu’ya giderdik. Göksü Deresi’ni bilir misin sen?
Sandalla derenin bittiği yere kadar sokulurduk. Sandal, dipteki batağı
sıyırınca durur, atlardık kıyıya. Köprüye çıkardık. Oradan doğruca Hisar’a
giderdik. ‘Baba’ derdik. On iki yıl yatmıştı Baba, bir karı yüzünden. Onun
lokantasına giderdik. Gittiğimizde onu hep lokantanın camlarını silerken
bulurduk. Öyle de temiz bir adamdı. Babanın lokantası kanarya doludur. Ben
diyeyim yirmi, sen de otuz. Köşede, camın dibindeki küçük masada otururduk.
Bizim masamızdı orası. Gül’le başbaşa ne çok rakı içmişliğimiz vardır o
masada. Oraların dili olsa da söylese. Şöyle bir on beş yirmi dakika sonra
elinde bir tepsiyle çıkar gelirdi Baba. Kalaylı, pırıl pırıl tepsinin içinde,
gidip bizim için arayıp bulduğu taptaze balıklarla gelirdi. Sormazdı bize.
Girerdi arkadaki mutfağına, bir başına çalışır dururdu. Baba yalnız adamdı.
Kimsesi yoktu. Bir oğlu varmış, biz görmedik. Bırakmış bun, almış başını
Bodrum’a gitmiş, oraya yerleşmiş. Aklına geldikçe deliye dönerdi Baba. ‘Gidip
getireceğim dürzüyü,’ derdi. Derdi ya, gidemeyeceğini, gitse bile oğlunu bir
daha oralara geri getiremeyeceğini kendi de bilirdi. Bir de bakardın Baba
balıkları mis gibi kızartmış geliyor. Getirir önümüze koyardı. Bir tabak
dolusu da taze, yeni koparılmış maydanoz. Buzlu rakıyla taze balıık. Bir
yandan da kanaryalar. Ah gözünü sevdiğimin İstanbul’u.”

Nuri’nin gözleri pırıl pırıl. Kızarmış mis gibi balıklar, buzlu
rakılar, çoban salatalar, taze marul, Gül’ün dalgalı gözleri, Gül’ün sıcacık
elleri, Gül’ün kadeh kaldırışları, Nuri’yi yıllar öncesinin gözünü sevdiği
İstanbul’una götürüp getiriyor.

Gizli gizli kaç yıl sevişmişler Gül’le. Gül’ün erkek kardeşleri kaç
kere pusu kurmuşlar, adam salmışlar üstüne, ama Nuri bana mısın dememiş.

Kocası almış Gül’ü ta Almanya’lara kaçırmış.

“Deliye dönmüştüm. Gidemedim işte. Budala. Salak. Ne duruyorsun, sen
de bas git işte Almanya’ya değil mi? Yok. Basiretim bağlanmış, gidemedim.
Sabahlara kadar oturuyor, destan gibi upuzun mektuplar yazıyordum ona. Her gün
bir iki mektup attığım oluyordu. Baba’nın lokantasına gidiyor, camın önündeki
masaya oturuyor, yazmaya başlıyordum. Ama yazdıklarımı görsen, mektup
demezsin. Gece eve geliyor, sabahlara kadar sayfalar dolduruyordum.
Gönderdiğim her mektup zarfı, Allah canımı alsın, bavul gibiydi. Onun
mektupları uzun olmazdı. Kısacık yazardı. Ama ne güzel yazardı. Sonra sonra
mektuplarının arası açıldı. Sonra da hiç yazmaz oldu.”

Güneşin altında, Nuri’nin alnında domuran terleri görüyorsun.

“İşte Beşiktaş’taki o apandisit kadar kahveyi o zaman açtım.
Birşeylerle uğraşmam gerekiyordu. Deliler gibiydim. Sabahlara kadar dönenip
duruyordum. Uykusuzluk daha da yoruyordu. O kahveyi açtım da biraz kendime
geldim. Ama ne yaptım? Tuttum, kahvenin duvarlarını ‘Gül’ resimleriyle
donattım. Görsen, gül bahçesine benzer benim kahve. Ocağın yanında, vazoda,
yılın her günü taze ibr gül bulursun. Hep taze tuttum o bir tek gülü.
Karasevdamı içimde taptaze tuttum namussuzum.”

Sonra nasıl olmuşsa, Nuri bir kızla ilgilenmiş bir ara. Bir gün de
nasıl olmuşsa, kızı kadın yapıvermiş Nuri. Anlaşılmış. Kızın ailesi işe el
koymuş. Nuri de belâsını bulmuş, evlenmek zorunda kalmış kızla.

“İyi kızdı. Ama ısınamadım bir türlü. Kanım kaynamadı.”

Bir de çocuğu olmuş. Adını ‘Gül’ koymuş.

“Başka ne ad koyabilirdim kızıma,” diyor.

O ara Gül’ün Almanya’da kocasından ayrıldığını duymuş; kuşlar gelip
haber vermiş Nuri’ye. Duymuş ama,

“Gül’ün izini bulabilirsen bul.”

Gül dönmemiş Almanya’dan.

“Karadenizli zengin bir Laz’la yaşamaya başladığını öğrenince deliye
dönmüştüm. Gül bunu yapmamalıydı bana.”

Ama yapmış Gül bunu.

Bir bahar günüymüş; bütün baharların açtığı. Nuri, kahvesinin önünde
oturmuş, nariglesini fokurdatıyormuş.

“Bir kadın döndü köşeden. Üstüme doğru geliyor. Ayağa kalkmışım. Öyle
bakıyorum ona. ‘Gül bu’ diyeceğim, diyemiyorum. Benim Gül’ümün saçları sarı
değildir, kısa da değildir. Geldi, geldi, önümde durdu.”

“O muydu?”
“O’ydu. Gül’dü.”
“Sonra?”

“Konuşamıyorum. Dilim tutulmuş. Ağzımdan tek söz çıkmıyor. O anda
kessen bir damla kanım akmayacak. Elini uzattı bana, elimin içine soktu elini,
çevirdi. Sıktım. Hep öyle yapardı Gül’üm, elini elimin içine sokar, döndürür
dururdu avucumun içinde; bir kuş yavrusunu tutar gibi olurdum. Avucumun içinde
sıcacık yavru bir kuşun pıt pıt yüreği atardı sanki. Küçücüktü elleri.”

O gün Bebek’ten bir sandala atlayıp Göksu’ya geçmişler, doğruca
Hisar’a, Baba’nın lokantasına. Eskiden olduğu gibi.

Nuri tam bir hafta evine uğramamış.

“Varım yoğum Gül’dü. Bir dakikam onsuz geçmesin istiyordum. Bulmuştum
onu artık, yakalamıştım. Dönmüştü bana. Bırakır mıydım.”

Karısının boşanmamak için kene gibi yapışışı, bir akşam Nuri’nin
yoluna çıkışı, Nuri’nin onca içkili oluşuna aldırmadan salakça üzerine
yürüyüşü, sokağın ortasında bağıra çağıra Nuri’yi ele güne rezil edişi.
Nuri’nin kıç cebindeki, düğmesine basınca ‘şık’ diye açılıveren sustalısı-.

“Allahtan ölmedi, kurtuldu,” diyor.

Çekmiş cezasını Nuri, çıkmış. Ayrılabilmiş sonunda karısından. Gül’le
evlenmişler. Evlenmişler ama, evlendiklerinin haftasında-.

“Yani, arkadaşım, olacak şey mi? O kadar sevda çek, yıllarca o kadar
acıya, ayrılığa katlan, yıllar sonrasında bul onu, kavuş, bir uğursuz
geceyarısı karıyı yarala, içeri düş, cezanı tamamla, kurtul, karıdan boşan,
deliler gibi sevdiğin kadın kavuş, evlen, tam güzel günlere kavuşmuşken, bu
kez Almanya’lardan dönen Karadenizli zengin bir hergele, parayla tuttuğu
adamlarıyla-,”

Girivermişler bir akşamüstü Nuri’nin kahvesine. Nuri yalnızmış,
kahveyi kapatmak üzereymiş.

“Beşi de hayvan gibi. Sustalıyı sokup sokup çıkarıyorum. Hiç bışa
gitmiyor. Kime giriyor, kimden çıkıyor, belli değil. Nasıl da karanlık bir
gece.”

Nuri avludaki kızgın güneşin altında, uzak bir kapkaranlığı
düşleyerek, sokup çıkarıyor sustalının çeliğini boşluktaki birilerine, sokup
çıkarıyor, sokup çıkarıyor; kime giriyor sivri çelik, kimden çıkıyor, belli
değil.

Amansız bir savaştan çıkıyor Nuri. Duvar dibine çöküyor. Ter içinde.
Körük gibi inip inip kalkıyor dövmeli göğsü.

İki ay sonra yakalamışlar Nuri’yi.

Bir kış günüymüş. Beşiktaş’taki kahvesine geç saatlerde şöyle bir
uğramak gelmiş içinden.

“Uğramaz olaydım,” diyor.

Uğramış.

“On ayım kaldı,” diyor.

ellerini birbirine sürtüyor, kendisine sevinçler yaratmaya çalışıyor.
Ama Nuri yaralı.

“Yarınki duruşmada belki karar verirler. Verecekleri cezayı biliyorum.
Cezamı biliyorum. On ay sonra tamamdır. Daha çoğunu veremezler ya, olur da
daha çok gün giydirirlerse önümüzde genel af var nasıl olsa.”

İçindeki yara sessiz sessiz kanıyor.

“Gül yine Almanya’ya geçmiş,” diyor.

Bunu derken kızarıyor, sanki yeni bir suç işliyor.

“Niye?”
“Bir ay olmuş gideli. Bir aydır Almanya’daymış.”

Gül, İstanbul’da, Nuri’nin anasıyla birlikte oturuyormuş. Bir ay kadar
önce bir gün almış başını Almanya’lara çekip gitmiş yine. Hiçbir açıklama da
yapmamış giderken. Karısının Almanya’ya gittiğini öğrenince beyninden
vurulmuşa dönmüş Nuri.

Karadenizli de Almanya’daymış üstelik.

Günlerdir mektup bekliyormuş Nuri. Gelmiyormuş beklediği haber.

“Bu akşam da mektup gelmezse-,” diyor.

 

Erdal ÖZ

 

Kaynakwww.siirakademisi.com

Hiç yorum yok

Yorum yapın