BİTMİŞ BİR YAZIN PEŞİNDEN | İlk Nüsha
1323
post-template-default,single,single-post,postid-1323,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

BİTMİŞ BİR YAZIN PEŞİNDEN

Oturuyorlardı. Karşılıklı. İkisi. Yalnızdılar. Dışarıda (ve içeride) hava kararmıştı. Gece değildi, hayır. (Yaz da değildi.) Soğuk, sislenmiş puslanmış bir kasım günüydü.

Bugün günlerden neydi? Bilmiyordu. (O da bilmiyor, ben de bilmiyorum. Yıllar ve salılar. Eski salılar. O geçmiş salılardan bir salıda değiliz. Sıkıntılıyım. Sıkıntılısın. Sokak ve bu salon. Onun da sıkıldığını görüyorum. Hiç değişmemiş. Aynı. Hep aynı. Hep. Hiç değişmeyecekti ve hiç değişmemiş işte. Onu değiştiremedim. Beni değiştiremedi. Ama o beni değiştirdi. Değişmişti. Her Salı, onun için başka biriydim ben. Kendimden başka biri… Evet: Zorunlu. Kurtulmasız. Onun istediği, umduğu, beklediği,benim de öyle olmam gerektiğine inandığım biri.)

“Çok zaman oldu değil mi?” diye sordu. Biliyorlardı. Evet, çok zaman olmuştu. Görmeyeli .. Görüşmeyeli .. karşılaşmayalı .. Bunları hiç söylemedi, ne o, ne o. Sustu. O da sustu.

“Çok zaman oldu, değil mi?” (Evet, ama o çok zaman, ne kadar bir zamandı? Çok zaman oldu, çok zaman geçti ve ayrıldık. Ayrılmıştınız. Bir gecede ve birdenbire. O da çok zaman önceydi, hatırlıyor musun? Oturmuştunuz. Oturmuştuk. Konuşuyorlardı. Konuşuyorduk. Ben konuşuyordum, o susuyordu, o susuyordu. Hep aynıydı. Yine ve yine. Beni dinliyordu. Seni. Anlattıklarımı. Ne anlatıyordun ona? Unuttum. Birlilerini, bir olayı, bir kadını belki. Evet, olabilir. Bir cenazeyi belki de. İkimizin de tanıdığı biri ölmüştü ve o cenazeye gelmemişti. Evet gelmemiştim. Seni sormuşlardı.)

Ellerine bakıyordu. Çok kırışıktı, eski elleri yoktu. (Ne aptallık! Farkındasın ve bekliyorsun. Yüzüğün nerede diye sorsun bana. Sorsun, çünkü onun yüzüğüydü, o vermişti. Mavi ve akik. Taşlı. Gümüş. Onu bekledim. Onu… Çok… Yüzük, parmağımdaydı. Çıkarmamıştım. Uzun bir süre hem. Çok uzun bir süre, evet! Sonra çıkarıp çekmecende bir yerlere sakladın. Bir daha takmamak, görmemek, hatırlamamak üzere. Bana onu hatırlatacak herhangi bir şey olsun istemiyordum. İstememiştin. Bir yüzük bile, evet. Resimlerini yırttın. Ah, çok güzeldi o resimlerin birinde. Evet! Nerede çektirmişti, neresiydi orası .. söylememişti. Çok ağaçlı bir alanda, elinde cigarası, sırtında açık renk pardösüsüyle durmuştu, sana bakıyordu. Bana bakıyordu. Bana, tabiî… Bütün resimlerinde değil, hayır, o resimde sana bakıyordu en çok. Güzdü, o resimde güz vardı ve yerler sararıp solmuş yapraklarla örtülüydü, gerisindeki ağaçlar çıplaktı. Ne vardı başka o resimde, peki? Neydi benim yüreğimi bukağılayan? Ağaçlar mı? Geniş, sınırsız alan mı? Vaktin belirsizliği mi, mevsim mi, onun bir anda donup kalmışlığı mıydı, neydi?

… Orada duruyordu. Kımıldamadan. Ürkmüştüm, içim ürpermişti. Hep orada, o resimdeki gibi kalacak .. Donmuş .. Hareketsiz .. Yürümeyecekti; cigarasını içmeyecek, trenlere binmeyecek, vapurlarla denizleri aşmayacak, elinde çiçek, önce cümle kapısının girişindeki dört basamağı, sonra onu bekleyen bana vardıracak on bir basamağı çıkıp kapımın zilini yavaşça çalmayacaktı. Kapıyı açmayacaktım, karşılamayacaktım, öpmeyecektim, salona almayacak, oturmasını bekleyip ne içeceğini sormayacaktım. Ben mutfaktayken .. Sen mutfaktayken arkandan sarılıp boynundan öpmeyecekti. Saçlarımı ille de ben kızayım diye iki eliyle toplamayacaktı. Ah, bu şarap ne kadar güzel! Dünden buzdolabına koymuştum. Niçin şarap içiyoruz. Ben şarap içmeyi sevmiyorum da ondan. Sen böyle deyince şımarıklığına gülerdi değil mi?)
… Hiç aramamıştı. Doğruydu. O da onu hiç aramamıştı. Arayabilirdi ve aramamıştı.

“Seni aramadım, arayamadım,” dedi. (Her zaman öyle olmadı mı, hadi, hatırla, çünkü unutmadın ve asla unutmuş olamazsın. Öbür ayrılıklarınızda da. Hatırla: Her zaman sen gittin. Sen. Hayır, yanlış, evet. Bir kez de ben. Bir kez de o. Çünkü. Hatırla: Yine bir salıydı. Ve telefon. Ne zaman geliyormuş, kaçta evde olmalıymış, onu karşılar mıydın. Aynı şeylerdi, aynı şeyler ve aynı şeyler. Aynı. Evet, hayatım, tabii bekliyorum hayatım, seni çok özledim biliyor musun, kaç treni dedim; olur hayatım, ben istasyonda olurum, gelirsin, sonra arabayla döneriz. İkimiz. Saçlarını dağıtma! Saçlarını topla! Yüzün böyle çok güzel oluyor, inan bana. Sana inanıyorum. Sana….. hayır, istemiyorum! Saçlarımı toplamayacağım. Hiç toplamayacağım. Hepsini dağıtacağım. Yüzüm, istediği kadar çirkin olsun. Bana karışma! Hayır, beklemiyorum, hayır, hiçbir zaman gelme, hayır, seni karşılamayacağım, seni özlemedim hiç, istasyonda olmayacağım, bütün trenler geçsin ve gitsin, hepsinin cehenneme kadar yolları var. Ben… Ben yokum. Yokum!)

“Evet, aramadın,” dedi.

“Sen de aramadın,” dedi. (Niye, niçin? Neden? Aranmayı istiyorum ben. Aranan olmayı istiyorum. İstiyordum. Bekliyordum. Uyanıyor, duş yapıyor, kahvaltı ediyor, eve dönüyor ve telesekreterin bana göz kırpmasını, seni aradı .. seni aradı demesini bekliyordum. Tanrım, beni aramıştı, evet onun sesiydi bu ve sesini duyuyordum: Merhaba, nasılsın, beni özledin mi, beni seviyor musun? Ben de seni seviyorum. Yalancı. Hain. Soramadın ona. Evet, soramamıştın ona. İstedim ve soramadım. Arayabilirdi. Bir kezcik olsun… Bana hiç seni seviyorum demedi. Bir kerecik bile. Bir kezcik olsun. Karşı karşıyayken, yatakta sevişirken, telefonla, mektupla, telgrafla… Beni arar mısın yarın? Gözleri boş bakardı. Erkek ve nobran. Bensiz. Sormamıştım. Sormadım, beni aramaz çünkü. O, aramaz. Ben ararım. Ben aradım. Her zaman, her zaman. Ve unutmadım.)

“Kızdın mı?” dedi.

“Niçin?” Durdu ve “Hayır, kızmadım,” dedi. (Kızmakmış! Neye yarardı ki? Onu yitirmeye mi? Onsuz yapabilir miydim, o güce sahip miydim ki? Ama, hatırla: Yaptın, yaptım, değil mi? Kızdım ve yaptım. Serinkanlılıkla. Bilerek. İlk kezdi. Pişmanlıksız. Hayır, gelme, beklemiyorum, karşılamıyorum, seni özlemedim, seni sevmiyorum. Hiç mi? Evet, hiç! Telefonu kapadın ve ağladın. Telefonu kapadım ve ağladım, evet. Kalktım, içki koydum kendime. Ve yazdı yine, değil mi? Buz bitmişti dolapta, tonik de kalmamıştı. Almayı unutmuştum. Bile bile. Nasıl olsa istasyona onu karşılamaya çıkacaktım, gelirken markete uğrar, alırdık. Öyle düşünmüştüm. Sıcak, toniksiz cini musluğa döktün ve ağladın. Ben olsaydım .. ben olsaydım… Telefondaki benim dediklerime aldırmazdım, atlardım yine trene, saatinde gelirdim, istasyonda seni bulamayınca bir taksi çevirir, deliler gibi eve koşardım. Olsun, sen beni sevme, ben seni seviyorum, ben seni özledim, olsun, sen beni özleme, sen beni sevme. Hadi öp beni! Peki, sen beni öpme, ben seni öpebilir miyim? Tanrım, saçlarından gelen bu koku… Biliyorum, bilirim çünkü, o, bu kokuyu hep… Ah, hatırlamıyorsun demek? Gelmedi. Aramadı, telefon etmedi, mektup yazmadı, telgraf çekmedi ve sustu.

… ölmüş olsaydım, cenazeme de gelmez miydi diye düşündüm. Cenazeme… Benim? Ona çok kızdın. Evet, çok kızdım ve her gün ağladım, her gün ondan bir haber çıkar diye bekledim. Hayır, aramadın, telefon etmedin, mektup yazmadın, telgraf çekmedin. Hayır! Doğum günüm oldu, aramadı. Ama .. bir gün .. bir rastlantı .. Kuşkusuz. Telefondaydık ikimiz. Onu çağırdım. Tabii, niçin utanacaktım, niçin sıkılacaktım? Küçülmek ve onur kırılması mı? Boş! Gelsene .. dedin. Sen dedin. Ben dedim. Evet, gelsene dedim ona. Ne zaman mı? Bugün .. olur mu? Tabii, seni karşılarım. Tabii, saçlarımı dağıtmam. Hiç dağıtmam, toplarım. Evet, ensemde. Çok yukarılarda. Sonra… Eve gelince… Mutfakta boynumdan öpersin beni, değil mi? Ah, evet, tabii çok özledim. Hayır, ikimiz de aptalız. Sen ve ben. Ama bize yakışıyor. İki aptal! İki seven aptal. Biz.)

“Sonra, hep düşündüm ..” dedi.

“Neyi? Anlamadım,” dedi.

“O gece .. Ben .. Ben .. haksızdım,” dedi, bunu söylerken de göz göze gelmemekte titizlendi. (Öyle bile olsa .. Öyle bile olmuş olsa .. Artık çok geç, değil miydi? Evet, çok geçti ve kopmuştunuz. Ne kadar zaman oldu? Ne kadar salılar, ne kadar aylar ve ne kadar yıllar? Ve zaman acımasızdır. İkimiz de hatırlamıyoruz şimdi. Hatırlayamayız. Hatırlayamazsınız. Seni bana hatırlatacak ne kalmıştı ki? Seni bana hatırlatacak bir tek şey bile yoktu. Ne içimde, ne çevremde. İnan: kalbim soğudu. Bazen anıyorum seni, anmıyor değilim ve yalan söylemiyorum. Fakat geçti. Evet, artık geçmişti. Her şey hikâye olmuş. Bunca yıl sonra… Öbürleri de hikâye oldular. Onlar da, ben de, evet. Ama .. O kadar zaman sonra .. Arıyor, buluyor ve kalkıp geliyorsun. Niçin? Çok çirkin bu. Çok çirkin. Geçmiş ikimize de bir şey kazandırmaz ki artık. O bir zamanlardı. Biz vardık. İki aptal. İki birbirini seven ya da birbirini sevdiğini sanan ben ve sen. Düşmüş, biliyor musun? Bana öyle geliyor. Seni böyle görmeyi istemezdim. Ben de seni böyle görmek istemezdim. Böyle .. Yani .. Niçin o resmini yırttım, niçin saklamadım onu? Bilmiyorum. Ben aptalım, aptalın biriyim. Sen de. İkimiz de aptalız ve .. Utanıyoruz şimdi ve ağlamak istiyorum. Biz… Birbirimizi sevdik. Sevmiştik, değil mi? Bunu söyle bana. Söyle! Şimdi. Bana. Evet de, seni sevdim de, seni sevmiştim de .. Hadi, durma, konuş ve söyle, bekliyorum. Bak bana, yüzüme ve gözlerime bak. Sen beni seviyorsun. Bunu biliyorum. Sen de biliyorsun pekâlâ. Ah, ne aptalım, ne aptalsın, ne aptalız!)

Kalktı, yürüdü, hafifçe eğildi, alnından öptü. Sonra döndü ve gitti.
Saçlarını iki elinle ensende topladın ve arkasından baktın onun.

 

Tarık Dursun K

 

Kaynak: www.siirakademisi.com

Hiç yorum yok

Yorum yapın