KURTLAR'DAN | İlk Nüsha
1275
post-template-default,single,single-post,postid-1275,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

KURTLAR’DAN

Karanlıkta koşuyorsun.Arkanda homurtular. “Korkacak bir şey yok!” diyorsun kendi kendine. Karanlıkların içinde bir haya kımıldıyor. “Sen gene kimin peşine düştün?” diyor alaylı bir ses.Nilüfer’in sigaradan kısılmış, erkeğimsi sesi…yanında koşuyor Nilüfer.Ponponlu, pembe terlikleri var ayağında. Gecelikle, çorapsız! Yüzü ne kadar genç! Kömür gözleri ateş saçıyor gülerken. “Kurtlar peşimde,” diyorsun. “Öyküyü bitirmeyelim, bitirmek için Mine’yi bulmalıyım…” diyorsun.Durmalı bir yerde o kız.Yol sapağına geldiğine! Karar vermeli ne yanı neyi seçeceğine…Yaşamak istiyorsa…Mutlu olmak istiyorsa…

“Mutlu olmak, mutlu olmak!… “Sesin yankılanıyor gecenin içinde”. “Tünelden çıktığında bulursun onu” diyor Nilüfer.Boğazına bir şeyler tıkanıyor. “Uyansam, ah uyansam!” diyor. Karanlıklar koyulaşıyor. Nilüfer eriyip kayboluyor. Bir başka ses mırıl mırıl kafanın içinde.Kocanın sesi! Nereden çıktı? Ölmemiş miydi o?

Yatağın kenarına oturmuş, ellerini uzatıyor.”Beni kurtar!” diyor.Avuçlarını açıyorsun, ilaçlar dökülüyor yere, su bardağı yerden düşüp kırılıyor.Cam parçalarını yerden toplamak, ilaçları avuçlarına almak… “Hurşit su getir, çabuk, çabuk!…” diye bağırmaya başlıyorsun.İlaçlar onun çekmecesinde değil miydi? İçebilecek mi? Avuçlarındaki bu renkli kapsüller, senin uyku ilaçların değil mi? Havada yüzer gibi yavaş yavaş geliyor Hurşit.

Neden konuşmuyor?Neden yaklaşacağına uzaklaşıyor? “Kurtlar daha da azıtacaklar şimdi!” diyor biri.Yazar’ı görüyorsun.Uçar adımlarla geliyor, hep böyle yürür o.Yaşamı, ölmeden yitirmiş. Kendi inançlarının denizlerinde yüzen biri. “Kırkkkkk!” diye, gülüyorsun.Kaçıyor,ürkmüşcesine,telâşlı… Kaçarken bağırıyor: “Yaz” diyor. “Yaz… Yaz… Yaz artık” Ve işte İlhan Cemal ve işte Jones İstvan! Senden uzaklaşan, senin uzaklaştırdıkların… “Sen kimseyi sevemezsin!” diyor bir ses “kendinden başka!” İlhan Cemal mi, İstvan mı, Yazar mı? belki de kocan!

Kurtların sesi yoğunlaşıyor sırtının gerisinde.Hırıltılar, kısık havlamalar, insan sesine insan sesine benzer garip gülüşler… Kuşatıldın! Kurtuluş yok! Kanlı gözleri öfkeyle fırlamış, salyalar akıyor ağızlarından.Doymak bilmeyen iştahları ile saldırmaya, parçalanmaya hazır.Kaçmak? Olanaksız. Ayakların yere yapışmış, asfalt eriyor tabanlarının altında.İmdat istemek için ağzını açtığında sesin çıkmıyor. Boğulmuş gibisin.

Uyanıyorum.Soluğun tutulmuş.Çarpıntılı.Ağzını alabildiğine açarak derin soluklar alıyorsun.Çarpıntı yatışıyor.Ter içindesin ve korkulu.Güç olan, sabah uyanmak.Uyku ilacının etkisi ile uyuşup derinlere kaçan acıların aydınlıkla beraber uyanması, kötülüklerin, su yüzüne çıkan sivri kaya parçaları gibi, belirip büyüye büyüye yaşamını kapladığı ilk saatler…Gözlerini kapıyorsun.Gözkapaklarının altına boz bir ışık sızıyor.Uyku ile uyanıklık arasında sallanıyorsun. Gün, ışımak üzere.Gene bir sabah başlıyor…

Aklına ilk gelen:Bugün de yaşıyorum! Yaşadığına pişman gibisin.Kafanın içi karmakarışık.Elinden düşen bir yumağın birbirine girip, düğümlenen ilmikleri! Onları toparlayıp güzelce bağlayarak…Bugün yeniden yazmaya başlamalısın, ikinci bölümü:Mine, İlhan Cemal ile gazetenin büyük salonuna girdiğinde…

Ahşap bir konağın dökülen odalarından biri. Karşılıklı iki hantal tahta masa.Pencere yanında.Masalardan birinde, Amerikan komedilerindeki “Jeunes’lere benzeyen, güler yüzlü, gözlüklü, genç bir adam oturuyor”.Kızın, kendini beğenmiş dergi sahibinden sonra Bâbıâli’de gördüğü ilk güler yüz.

Yatakta bir yandan öbür yana dönüyorsun sıkıntılı. Yeniden uyumak, rüyasız…Ayakları, kollarını iki yana açıp kendini bırakarak hafiflemeye çalışıyorsun.Avuçların sızlıyor.Uykuda yumruklarını sıkmaktan avuçlarında tırnak izleriyle uyanıyorsun sabahları.Yanaklarında, başını hırsla gömdüğüm yastıkların derin kat çizgileri…Gözlerin hep öyle kapalı.Dudaklarında alaycı bir gülüş:Tırnaklarımı kesmem gerekiyor.Tırnaklarım, dişlerim, saçlarım, gözlerim! Ağzının içi protezlerle takır tukur.Saçların aklaştı, dökülüyor. Artık gözlüksüz okuyup yazamaz oldun.

Altmış yaşındayım! Her zaman olduğu gibi şaşıyorsun altmış yaşında olmana.Kocam öldü.Olanları unutmaya çalışıyorum.Unutmak istediğim bütün yaşamım. Öykümü bitirmeliyim. Bitirince bu evden taşınacağım.Değiştireceğim bu semti, evi, eşyaları, her şeyi.Bir köşeye saklanıp unutulmak, unutmak kendimi! Yaşlanıp, bunamak Nilüfer gibi.Teyze kızına bakarken beş yıl, on yıl sonra kendini görür gibisin.Birazdan makinenin başına geçip…Yazmak istiyorum…Mine’yi istediğim gibi yaratamadım.İstediğin ne, geçmişi saptırmak değil mi? Kendi geçmişini? Mine’yi, kendi yolundan başka bir yola sürmek…Öyküde öyle bile olsa onunla beraber ikinci bir yaşamı seçebilmek…

Nilüfer,”Kendi yarattığın yalnızlığın yüzünden kapkara bir insan olup çıktın” diyor.Aldanıyor Nilüfer.Yalnız değilim ben. ‘Bir’ yazarın yalnızlığı kalabalığın içinde başlar, masa başında biter.Çünkü masa başında bir kişi değil, bin kişi ile çevrilidir.Düşünceleri ve her biri biraz da kendisi olan çeşitli kişilerle, orada, kalabalık kendisindedir artık.Nilüfer,”Bu kez tuzağa düştün”, diyor. “Geçmişi bu kadar yoğunlaştırarak düşünmek, seni yok edecek sonunda. Daldığın karanlığın içinde boğulacaksın”.

Haklı. Anıları belirsizleştiren, saptıran karanlıkta; geçmiş zamanın içinde uzanan sevdiklerin, örümcek kolları ile sarıyorlar seni.Kıstırıldın köşeye. Satırların istemediğim yanlara.Evet, yazmalıyım.Yazmak istemiyorum…Makinemin başına geçip…Gözlerini açıyorsun içine çekerek.Neden? diye soruyorsun kendi kendine.Divandan yere kayan örtüleri çekiyorsun üzerine.Evet Neden? Kendinden korktuğun için mi? Kurtlardan mı yoksa?Başını kaldırıp dinliyorsun, ev sessiz.

Caddeden geçen tek tük arabaların lastik hışırtıları…Hurşit daha gelmemiştir.Hurşit gelecek miydi bugün? İzin günü değil mi onun? Nilüfer gibi unutmaya başladın.Her şeyi yüzüstü bırakıp yolculuğa çıksam, kimselere haber vermeden.Bir Fransız düşünürü, “Romancı için en uzun, en heyecanlı yolculuk odasında, masasının başında eline kalemi aldığı zaman başlar” demiş.Kalk makinenin başına geç.

Notlarını toparla, romanın kişileri, düşünceler, olaylar, anılar, bütün yaşımın! başın yastığa düşüyor yorgun, doğal bu. Yazar için yazı yazmak yaşamak olduğuna göre! O küçük inilti, yorgunum.Çok… Çok… Çok!…Kendi sesin! Dikkat et.Kendi kendine konuşmak, kocamışlık işaret değil de nedir? Kulaklarındaki uğultu dinliyor.

Birdenbire, dış dünyayla uyum sağlayan tam bir sessizlik.Seviniyorsun.Sessizliği tutmak., bütün düşüncelerden koparak…bu dağınık kafayla makinenin önüne oturmayacağına göre… gözlerini kapıyorsun yavaşça.Boşver, o kızın peşinden koşma.Nilüfer alay ediyor:Kızın nereye gideceğini, ne yapacağını biliyormuş, o.”Bırak yakasını, istediğini yapsın” diyor. “Tutma, onu tutma”. “Küçük Hoca da katıldı oyuna.Mine’ye sahip çıktılar.Bir roman kahramanı aralarında canlı tutmak hoşlarına gidiyormuş”.

Saçma, küçültücü üstelik.Arkandan seninle alay edip etmediklerini bilmiyorsun Li.Yaklaşıp oturuyor karşına.Sinirli, bacağını sallıyor yavaştan. Önemli şeyler düşündüğünü, düşüncesini açıklamak istediği zaman tedirginliğini saklayamaz.Oysa görünüşü sâkin.Dost gözlerinde taşan sıcak, ince bir gülüş, kırlaşmış sakalların arkasında saklamaya çabaladığı zayıf yüzünü aydınlatıyor.Yorgun gözaltları, gür kaşlarını ikiye bölen derin çizgiler.Onu kurtlar bu hale koydular. Yüz yaşında sanki! İçin sızlıyor.

Kurtların pençelerinden payına düşen aldı sonunda.Önce gazetelerin kapıları kapandı yüzüne.Sonra kitaplarını topladılar.Evini aradılar.Gizlice; hırsız gibi girip dolap kapılarını kırarak, çekmeceleri boşaltarak.Neyi arıyorlardı? Li.Hiçbir zaman bilmeyecek bunu.Yıllardır bitmeyen basın davaları… Telefonları dinleniyor.Evinin kapısını yağmurdan kaçmak için siper eden dilenci belki de gizli polistir.

Sık sık gelip o ıssız sokakta ona buna el açtığına göre, şimdi sanat dergilerine uydurma bir adla sanat yazıları yazıyor, Li.,ansiklopedilere çeviriler yapıyor.Eğlendiğini söylüyor çevirileri yaparken üstelik o zamana kadar ilgilenmediği çok şey öğreniyormuş.Önemli olan, karısını, çocuklarını açık açık bırakmamak…

Li. güçlü bir adam.Gücünün farkında değilmiş gibi görünüyor.Bir dakika boş durmuyor.Bütün o işlerden sonra Mısır çarşısı’na toptancılara gidiyor. Zeytinin, peynirin, yumurtanın ucuzunu bulmak için, elinde zeytinyağı, peynir tenekeleri ile dönüyor evine.Hiç yakınmıyor.Ne kendi çektiklerinden, ne de kendisine yapılanlardan.Küçük Hoca, Yazar da öyle.

Onların yanında utanç duyuyorsun zaman zaman.Aşağılıyorsun kendini.Seziyorlar.Seni düşerken kaldırıp, yüreklendirmeye çabalıyorlar.Sevgilerini armağan ediyorlar.”İşimi seviyorum” diyor Küçük Hoca “hem daha üniversiteden atılmadığıma göre!” Tavşan dişlerini göstererek gülüyor aldırmasız. Yazar’ı, doktorası elinde Fransa’dan döndüğünde, sağcı bir doçentin muhbirliği yüzünden, üniversite kapısından geri çevirmişler, omuz silkiyor, “Zaten hukukçu olmak istemiyordum” diye. Li.

Kimseye bir şey demeden, bilimsel çalışmalarını da arı gibi sürdürüyor, geceleri, uyku saatlerinden çalarak.Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türkiye’de siyasal partilerin tarihini, bu evre içinde yükseliş ve düşüşleri ele aldığını söylüyor. Birkaç cilt olacakmış. Daha birinci ciltte.”Bu ortamda nasıl olsa basmazlar. Vaktim var, ağırdan alıyorum.Böylesi daha iyi” diyor. Nasıl zaman buluyor araştırmaları! “Gündüzler, yaşam kavgası, geceler ise düşünmek ve yazmak için” diyor.

Bütün bu insanlar, yaşam kavgaları, sağ sol çekişmeleri ve harcanan bilgiler, yiten gençlikler, dostluklar!…O küçük inilti, yüreğinden kopan acılı, küçük, küçücük ses.İğreniyorsun öyle inlediğin için kendinden.Evet, yok olan dostluklar!M’ye yazdığın mektup:”Suç bende.Yaşam korkusu beni alçaltıyor.Sana gelemiyorum, özür dilerim”.

1963’lerde Şair’in şiirlerini okumak bile suçtu.”Bu olaylara karışmayın, çekilin o çevreden” demişti, ilerici bir gazetenin, ilerici yazı işleri müdürü.Bâbıâli Yokuşunda sana el veren, bir dost.Güvendiğin”.”Şair’e kefil olanın, kaçmasına yardım edenin kim olduğunu biliyorum.İşte, siyah gözlüklerle müdüriyete gelen kadın yazarımızın resmi!” diye, sevinçle, karşısına çıkan genç polis muhabirini de dostun olan aynı Yazı İşleri Müdürü engellemişti.

Kocana anlattığında şaşırmıştı.Şair’e kefil olman, karakola çağrılıp küfürlerle alçaltılıp sorgulanman değil, M’ye yazmış olduğun o birkaç satır mektuptu onu şaşırtan.Sesi kulaklarında:”Sen bir ruh hastasısın kızım, kendini alçaltmaktan hoşlanan!”Yalnızca yüreğin kanıyordu.Sevdiğin bir insanı, jandarmaların kapısını beklediği evinde, küçük oğlanla yalnız bıraktığın için.Kocan bunu anlayamazdı.

Yıpranmış yüzünde bir çocuğunki gibi saf, güleç bakışıyla üzerine eğildiğini görüyorsun Li’nin yavaşça mırıldana sesi: “Bütün sorun, kurtların sardığı bir dünyada böylesine duygusal kalabilmeniz, geçmiş olaylarla kendinizi yaralamanızda.Anılara ve insanlara boş verin, haydi uyuyun benim sevgili dostum!”

“Sorun, akılcı olmakta ve umutlarını sıcak tutabilmekte” diyor Küçük Hoca.O da Yazar ve Li. gibi, kaygılara karşın ilerisi için umutlu.”On yıl, yirmi yıl” diyor “her şey değişecek, kurtları susturacağız”.Li. kısaca noktalıyor:”Dünya değişiyor, dünya yeni düşünceler peşinde, bizler de dünyadan kopamayacağımıza göre…”

“Marx’ı yeniden okumak, yeniden yorumlamak gerekecek” diyor Yazar.Bütün bu konuşmalar, tartışmalar, anılar, sevgiler, sevgisizlikler, pişmanlıklar! İnce ve saklı kötülükler arasında! Dostların, akılcı öğütleri onların…Nilüfer’in kızgın bağırıp çağırmaları, seni öfkeyle sindirmek istercesine.Uyumaya çabala. Sırtını dön hepsine, her şeye.

Yavaşça kımıldıyorsun yatağın içinde.Dönüyorsun sırtını.Duvarın çıplak beyazlığı yüzüne iniyor tokat gibi. Korkuyla gözlerini yumuyorsun.Kulaklarında derinden derine başlıyor uğultular, kurtlar uluyor uzaklarda.Ulumalara gülüşler, sözler, haykırışlar, garip mırıltılar karışıyor:”Çaresi yok, kalkmak istemiyor düştüğü yerden…” diyor biri.”Kocadı, işi tamam, eskiden de tembeldi. Şimdi bıraktı kendini büsbütün”.”Onun içi hasta, gençliğinden beri öyleydi”.”Karamsar, acı bir kadın ve kendini beğenmiş…”

Nilüfer’den başkası böyle konuşmaz arkandan.Yüzüne de söylüyor sırasında.Seni sever, senden nefret eder, sana kızar, sana bir şey olacak diye içi titrer teyze kızının, biliyorsun.”Onu hırpalamayın, yeterince kendini yiyip bitiriyor…” diye, içini çekiyor birisi yarı karanlıkta. Küçük Hoca belki de.”Her şeyin var, daha ne istersin! Kocan öldüyse sen öldürmedin ya!…” diye kızıyor Yenge.”Babamızı sevmezdi, neyin acısını çekiyor!” demişler Yenge’ye çocuklar.Onu öldürdün, kocanı! Bilmiyorlar, suyu, ilaçları kriz geldiğinde yetiştirmiş olsaydın! Ya oksijen tüpü?

“Çoktan başucunda olmalıydı,” demiş doktor, Yenge’ye.”Kocamışlığın kabullenmiyorsun, gerçek sorun bu” diyor Nilüfer “genç kalmak istiyorsan benim gibi kendine özen göster” diyor “kaşına, gözüne, cildine, giysilerine…”Yaşlanalı daha çok boyanıyor Nilüfer. Süsleniyor. Allı morlu, göz alıcı giysilere bürünüyor. Gülünç oluyor sırasında: Dantel eldivenler, fileli çoraplar…

“Bunuyor muyum yoksa?” diye soruyordu geçen gün telefonda.Dostlarının adlarını unutuyormuş.Günlerini şaşıyormuş sırasında.Belki sen de Nilüfer gibi, yakında? hayır, daha değil! diye, yamuluyorsun yatağın içinde.Geçmişe açılan bütün kapıları kapayıp yaratmak istediğin o kızın peşine düşmek… İşte, kız koşuyor karanlık koridorlarda.Önünü tutuyor.

Öğretmenin peşinde olduğunu biliyor kız.Omzuna dokunduğunda kendini tutamayıp işleyeceğini biliyor. Eğer yatağına işememiş olsaydı o gece, kimbilir!Okulun yarı karanlık salonu.Büyük avize, tavanda sallanan.Annesi ağlayarak bağırıyor:”Seni almaya geldim yavrum!” Mine’nin ıslak donu kıçına yapışmış.

Karıştırıyorsun! Mine ile ilişkisi yok bu olayın.Annen seni bu almaya, babandan kaçırmaya gelmişti.Rüyasında görmüş, özlemine dayanamıyormuş. Yavrusu, yatılı okullarda!…Teyzenler, dayın anneannen, hepsi babanın yanını tutarak anneni zorlamışlardı seni okuldan alması için.Boyun eğmemişti annen.Kaç yaşındaydın? Altı, belki yedi.Haftadan haftaya çıktığın baba evini, Çamlıca’daki okulu anımsamıyor musun şimdi.Mine’ye mekân olarak seçtiğin okul…

Mine ağlıyordu.Okula dönmek istemiyordu. Yatakhanedeki kızların ellerini ağızlarına kapayarak güleceklerdi, alay edeceklerini biliyordu.Müdüre hanımın öfkeli yüzü: “Ne asık suratlı çocuksun sen! Çişloz, pis mendebur!…” okulu sevmiyordu Mine.Müdüre hanımı da.Yeni babasını da, eskisini de sevmiyordu. Hepsinden kaçmak, kurtulmak için annesinin karnına yaslanıyor, sanki geldiği yere dönmek istiyordu.

“Kızımı okutmayı da, bakmayı da üstlenmeye hazırım” diye yazmış büyük teyzene baban.Teyzen de annene yazmıştı. Annen karşı çıkmış ve çok güzel, “edebi” bir mektup yazmıştı yarı kırgın ayrıldığı ablasına:”Ciğerparem yavrumu benden koparmak isteyen o zalim adama lanet olsun! Kızımı elimden almak, ancak cesedimi çiğneyerek mümkündür.Zevcimin yakın bir tarihte tayini çıkacaktır İstanbul’a.Çocuğumu orada Fransız mektebine vereceğiz. Babacığı da ona iyi bir tahsil temin etmeyi canı arzulamaktadır.Gözyaşlarımla ıslanan bu satırları…”

Toparlamaya çalışıyorsun kafanda:Mine, Pembe Konak’ta doğdu.Anası evlendiğinde kız bir yaşındaydı.Öz babası hiç görmedi.Babalığı doktor Kâzım’ın peşinde Anadolu’ya İzmir’e yakın bir kasabaya göç ettiler, İstanbul’dan.Genç koca, kasabaya “hükümet tabibi” olarak atanmıştı.Mine, babalığının gerçek babası olduğunu sandığı sürece mutlu bir çocukluk yaşadı.İlk, ortaokulu Anadolu’da okudu.İstanbullu küçük kız, herkesin gözdesiydi kasabada. Güneşle, denizle, sevgiyle beslendi.Sınıflarını birincilikle geçti.Büyüyüp serpildi.Güzel bir kız oldu.

Şiirler, öyküler yazmaya başladı.Anası ile babalığı, evlenmeye çağına geldiğini düşünüyorlardı.İsteyenler arasında genç bir kaymakam vardı.Kıza tutkundu.Oysa Mine, okumaktan, yazmaktan başka bir şey düşünmüyor, babasının baskısından kurtulmak istiyordu.Büyük kente gitmek, doğduğu eve, yakınlarına kavuşmak ve namlı bir yazar olmak…Öykü taslağını düşüncelerinde silip bozuyorsun, kızın kişiliğini paramparça ederek.

Korkuyorsun biraz.Nilüfer’e benzemeyen bir Nilüfer.Kendinden bir parça gibi koparıp aldığın Mine’nin belirleyemediğin kişiliği; kurtlar, uzaklarda uluyan… kulaklarında onun sesi, onun sözleri, zaman zaman çınlayıp susan…Kendine gel, uyan makinenin başına geç.Yalnız Mine’yi düşün.Belki de en doğrusu öyküye Mine’nin Nilüfer’e yazdığı ilk mektupla başlamaktır.

Annesinin ölümünden sonra Nilüfer ablasına yazdığı acındırıcı mektuplar…Teyze kızını kandırabilmek, Büyük Kent’e, doğduğu yere dönebilmek için zavallı Doktor Kâzım’ı edepsizce suçlaması!”Bugün hiç olmazsa on sayfa yazmalıyım,” diyorsun kendi kendine.

 

Peride CELAL

 

Kaynak: www.siirakademisi.com

Hiç yorum yok

Yorum yapın