BİNYILLARIN BÜKTÜĞÜ* ; nelly Sachs | İlk Nüsha
1151
post-template-default,single,single-post,postid-1151,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

BİNYILLARIN BÜKTÜĞÜ* ; nelly Sachs

Başlangıçta cermeniyeti dil ailesi grubundan çekiştirip azığı arttırabilir tok ilerlememizi sağlayabilirdik, ama bu bizi efsane replikler kurgulamasının dışına çıkarabilir, birlikteliğin ötesine yuvarlayabilirdi. Eskiz olarak bundan muhafaza edinilmek başta sağlıklı bir çokkültür okurunun görevidir diye düşünüyorum. Öyleyse söze dili bağlanmaktan başlayayım. Tanınmış şairlerin hepsi bir mucizeye ait değildir diyebiliriz. Yüce Borges’in dediği üzere : “Yaşını başını almış bir bekar için, sunulan bir aşk, umud edilmedik bir armağandır. Koşulları belirlemek mucizenin hakkıdır.” Peki sevgili Borges, bir hak olarak yas’a aşık olmak nedir? Birilerini bir yerlerde sıkça anmak gerektiğine karar vererek soruyorum bu soruyu. Mesela iktidarın Nazi ismiyle donanan, silahlanan, küflenen ve külfetlenen bir döneme uğrayan şaşkınlığında, konuşabilme yeteneğinden soyunan hep tanınmış şair kimdir? İşte bunların cevabını tekerlemeye çalışacağım, önceliği özyaşam girdisi vermeye ayırarak.

Bir varmış

Bir yokmuş

                          Sevgili

Başlangıçta

                         Bir varmış diye-*

Bir varmış bir yokmuş. Çok da evvel olmayan zamanların birinde kılıcını kuşanmış, öfkesini alalamış ,tüm zamanlara ün salacak olan bir imparature varmış. Senin, benim, onun, onların iyi insan elleriyle alkış alkış alkışlamış olduğu bu imparature şiirde gelincik modelini kaçak bir şairde başlatmış.Bu şair hep mi hep zayıf, alımlı, naif sokulganlıklar yaparmış.Adı da Leonie imiş. Ailesi onu hep incelikle korur kollarmış. Minicik elleri, taptaze saçları, ışıl ışıl gözleri varken dans koşusuna girmiş Leonie. Ailesi o kadar koruyup kollarmış ki onu, koşuyu bitirememiş. Evine öğretmenler gelirmiş sabah-akşam. Ona her şeyi öğretirlermiş. Bir gün mektup yazmayı bile öğrenmiş Leonie. Lagerlöf’e kocaman mektuplar yazmış. Mektupları yaldızlı kağıtlara çok okunaklı yazarmış. Leonie şahane olmasa da, olağan günlerini yaşarken bu zalim mi zalim imparatureyle karşılaşmış. O güzelim kelime yollarının tıkandığını anlamış o gün. Susakalmış. Çok uzun sürmemiş bu konuşamamazlık, ama Leoniye’ye tanıyanlar çok üzülmüşler bu duruma. Sonra o kocaman mektupların gittiği eve sığınmışlar, Leonie ile annesi. Bir daha imparatureyi görürüm diye asla evine dönmek istememiş. İçinde kocaman kocaman oyuklar bulmuşlar, Leonie’nin arkasından bakanlar ve bu oyuklara yeni bir isim vermişler. Bundan sonra Nelly diye çağırılmış Leonie. Nelly’nin karnında yas gibi karanlık taşlar büyümeye başlamış. Hatta taşları korumak için hep karnına bakmış, orada uyumuş, orada saklanmış. Koskocaman kadın olmuş, hiç mi hiç evlenmemiş, duymuşlar ki Nelly, ıssız , cam yününde yas’lara aşık olmuş. Ölene kadar da onları anlatıp durmuş. Çok karnı ağrımış ama.

Kısa ve anlaşılır bir dille Nelly hakkında böyle bir masal anlatabiliriz. Bu masalda en belirleyici unsur elbette ölümün ve yasın sürekli kokular saldığı Nelly Sachs şiirleridir. Hiçbir uzlaşma talebinde bulunmayan, inandığı dinin otoritesini sarsmadan ve yasını da daima kardeşlerinden yana tutan vicdani kaygılarının hepsini bize aktaran ince işçilikli bir şair Nelly Sachs. Onun için yaşadığı yerin ve mevcut durumun şiirlerinin en büyük nedeni olduğunu düşünüyorum. Ama ola ki Hitler bu katliamı gerçekleştirmeseydi, şiirleri nasıl bir hikaye sunabilirdi kestiremiyorum. Çünkü yalnızca kimliğine tutkunluğu yok, aynı zamanda müthiş bir dinsel tutumu mevcut. Süryani şairlerinden biri olan Mor Efrem’in şiir ahlakına benzetebiliyorum Nelly’nin şiirlerini. Benzer dinsel yaratıcılık, benzer ifade derinliği, aynı davet. Sadece dili kullanım biçimi fark gösteriyor. Mor Efrem daha sade bir dille yakalıyor derinliği, ama kendi tabirleri ile. Nelly biraz daha oval bir dil ağırlığına ve biçim farklılığına bağlanmış. Hatta madroşa denilen ezgisel şiirlerin koro tarafından söylenen biçimlerini dahi barındırıyor Nelly Sachs şiirleri (TERK EDİLEN ŞEYLERİN KOROSU, KURTARILANLARIN KOROSU, TAŞLARIN KOROSU, BULUTLARIN KOROSU, AĞAÇLARIN KOROSU vb.). Belki aynı ezgisel, ilahi formatında ses yok ama bu şiirleri besleyen ezgilerin olduğunu inkar edemiyorum. Bu derece bir yakınlıktaki en diri farklılığın yalnızca Efrem’im din adamı oluşu ve farklı dinlere mensup oluşları belirliyor. Sachs şiirlerinde, emilmiş yüce bir Yahudi divanı var. Anlaşılır olabilmek için Yahudiliği inceleme imkanını size veriyor. Nelly’nin yaşamı hakkında ufak da olsa bir şeyler okumuş olmak şiirinin içine girmeyi kolaylaştırıyor zaten. Kendisinde muhafaza ettiği tüm birikimleri şiirlerini emzirmekte kullanmış. Elimde olan Akkor Bilmeceler ve Hala Gece Yarısı Bu Yıldızda isimli kitaplarındaki şiirleri üzerinden söyleyebiliyoruz bunları. Akkor Bilmeceler’de sürekli bahsi geçen bir koğuş/koridor var. Burada Auschwitz kampından bahsettiği bir muhakkak. Kitap tamamen orada yaşananların üzerine yazılmış ağıt-şiir formatında. Önümüzdeki bilmeceler öyle çok okunmuş, söylenmiş ki artık kendi cevaplarını vermeye başlamışlar.

“O içinde cinlerin perilerin kol gezdiği ormanda
varoluşun soyulmuş kabuğuyla birlikte
ayak izlerini kanadığı o yerde yani
gözlerini dört açıyor akkor bilmeceler
havada kapıyorlar mezarlardan yükselen
her türlü açıklamayı”

Şairin kendi sorularına cevabı tüm kitap boyunca devam ediyor. Önce yanlış bir sapma ile girilen ölüm koridoru var, peşinden oradaki insanların yüzleri, çığlıkları, umutsuzlukları, ardından şairin onlar arasında gezinirken bir çıkış yolu bulamamasının acısı ve son olarak daima bu durumda hayatta kalmanın pişmanlığıyla kurulmuş ard arda özür dizeleri. Bilmece okumak burada çoğaltılabilir sanıyorum. Varılacak bir yer evet! Var. Akkor Bilmeceler’de dil halka ait, ama yer taşra değil, bir şehir veya ülke de değil, tamamı ile bir evrenle örtüşüyor şiirleri. Bir taşın cinayetlerle çarpışması bile yer yer özkütleyle bağlı merkez yani çekirdeğe inebildiği gibi, yer yer gezegenlerin hatta evrenin çok daha üzerine çıkabiliyor. Nesnenin ruha, ruhun da özgürlüğüne mal edilmiş enfes şiirler.

“EY KOVULMUŞLARI yeryüzünün!

Konuştuğumuz dil, kuyuların ve yıldızların karışımındandır”

Hâlâ Gece Yarısı Bu Yıldızda kitabı içinse İlker Şaguj olsa bu kitap için de bir sözlük yazardı diye düşünüyorum. Sırayla şiirler için ayrılmış bölümler ; ölümün evlerinde, yıldız karartması, ve gerisini bilen yok, kaçış ve dönüşüm, tozsuz olana yolculuk, ölüm ki hâlâ yaşamı kutlamakta. İçinde “ölüm” kelimesinin geçmediği şiir pek az, geçmeyen şiirlerde ise bir yaşamsızlık söz konusu. Bu kadar karanlığı nereden bulmuş sorusunu kendime sorduğumda beni yeniden kitabın ismine yönlendiren bir cevapla karşı karşıya geliyorum. Bu yıldız, tüm kainatı iğnesinden ipliğine kadar sahiplenen Nelly için bir ev ve daima kendi karanlığı ile aydınlanıyor. Bunu nereden çıkarıyorum? Çünkü kitap boyunca sürekli, çekilmiş bir bıçak bekliyorum şairden. Ama hiçbir zaman bu öfke girdisini yırtıp ayırabilecek herhangi bir nesne göstermiyor. Bu da naif şiir dünyasına bu acıyı nasıl işlediğini ve karanlığı nasıl sahiplendiğini özetliyor. Yaralı, hasretkar, ince, belki elinde Metatron’un dövmesini taşıyan korkunç karanlıklı bir kadın. Elimde böyle bükücü şiirler taşıyan bir kadın olsaydım, boğulmaktan kurtulamazdım diye düşünüyorum. Yine cevap vermekten geri kalmıyor Nelly Sachs :

“Hekim de kulak kabartır elbet boğulanların yüreklerine
Sırların haşmetli yollarında salınan bir deniz kabuğunun
Çekip giden şarkısında olduğunca
Vatansızlardan başı çekenlerinin barındıkları yerde-”

Ayşe Kübra Gürel

Hiç yorum yok

Yorum yapın