Bir kolum çolaktır şiir yazarken | İlk Nüsha
781
post-template-default,single,single-post,postid-781,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Bir kolum çolaktır şiir yazarken

Murathan Mungan, altı yıl aradan sonra yeni şiir kitabı Solak Defterler’le karşımızda. Yenilerin yanı sıra eski tarihli ama gün ışığına çıkmamış şiirlerinin yer aldığı kitapla ilgili, “Bu kitabı çatarken tamamen bitmiş 46 şiiri yırtıp çöpe attım. Hatta bilgisayar dosyalarını bile sildim. Kötü şiirler miydi, hayır, ama benim için yeterince iyi değillerdi” diyen Mungan’la Birhan Keskin konuştu.

Birhan Keskin: Sevgili Murathan, önce Solak Defterler için bir okurun olarak teşekkür etmek istiyorum. Ve ardından da ilk izlenimlerimi söylemek, sormak isterim. Bu kitapta birçok defter var yılların içinde birbirine bitişen, ama şair her birinde aynı derviş aynı distilasyon ustası. Buradan başlayalım mı konuşmaya?
Murathan Mungan: Dervişlik hırkası bana büyük gelir, mahcup eder. Benimki daha çok hayat bilgisi, insanlık görgüsü diyelim. Görmenin, bakmanın, merak etmenin, kalp gözünü açık tutmanın, hayata, insanlık hallerine yönelik bakımlı sorulara sahip olmanın, yıllarla, yollarla öğrendiklerini damıtmanın hüneri diyelim buna. Rodin, heykel tanımı için “Taşın fazlasını atmayı bilmektir,” demiş. Bunu şiir için de “sözün fazlasını atmayı bilmek” diye uyarlayabiliriz. Şiirde seyreltmeyi bilmeyi önemli bulurum. Gençken insanın kolay beceremediği bir şeydir bu. Şiirinle birlikte sen de haddeden geçeceksin. “Az çoktur” sözüne yıllarla erer insan.

B:K.: Ekleyeyim: Sadece derviş ve distilasyon ustası değil, resim ve müziği ve fotoğrafı da kardeşinin elini tutar gibi tutan hauiki ustası bir Basho, renkleri yoklayan bir ressam Balthus ve hatta bir hatıra sayacı olarak Proust da var Solak Defterler’in şairinde.
M.M.: Şahane bir iltifat bu benim için! Kitap bunu düşündürtüyorsa, en azından bu kitap için arkama yaslanabilirim.

B.K.: Ben kitabı üç dört gece onunla yatıp kalkarak okudum, bende oluşan çağrışımlar böyle. Arkana rahatça yaslanabilirsin. 🙂 Mesela; “Deniz kumunun zımparaladığı sarışınlık”, ve benzer bazı dizelerin Balthus’un ince ince renk, ışık dokularını getirdi aklıma. Henüz gençken hepimizin kalbini dağlayan, neredeyse bir kitap uzunluğundaki Yalnız Bir Opera’yı yazmıştın. Yıllar sonra, şimdi, “Opera kalp kırar sevgilim/ Arya dediğin, cam hançerle saklanmanın sanatı”, iki dizeyle konuşan şair, o yüzden biraz da Basho deyişim.
M.M.: Şiirde sessizliği, boşlukları ya da ilk bakışta boşluk sanılan tasarlanmış uzayı kullanmayı da zamanla öğreniyor insan. Bilirsin, sadelik edinilen bir şeydir. Emekle, ince işçilikle, zamanla kazanılan bir şey. Derinliği, yoğunluğu olan, yanı sıra okurun hayal ve zihin gücüne alan tanıyan bir sadelikten söz ediyorum elbette. Bence şiirin uzun ya da kısa olması değil, kendi yapısı içinde ne kadar konuştuğu önemlidir.

B.K.: Tabii ki katılıyorum buna. Mesele uzunluk kısalık meselesi değil. Kaldı ki Solak Defterler’de her iki türden şiirler de var. Birbirine eklenen bu defterlerin hikâyesini biraz aralayabilir miyiz? Hem zamansal olarak (Şairin Romanı ile de kesişen) hem de sendeki hikâyesi.
M.M.: Önce zamandan başlayalım. Bu kitap içinde geçmişten kalmış şiirlerimin yer aldığı son kitap. Yıllar önce, sırtında “Solak Defterler” yazan bir dosyada şiir biriktirirken bunun böyle olacağını biliyordum. Bu kitabı çatarken tamamen bitmiş 46 şiiri yırtıp çöpe attım. Hatta bilgisayar dosyalarını bile sildim. Şiiri yalnızca seyreltmekle kalmayacak, atmasını da bileceksin. Kötü şiirler miydi, hayır, ama benim için yeterince iyi değillerdi. Biliyorum, sen de benim gibi çay meraklısısın, “dem”in kıymetini bilirsin. Zamanın demi önemlidir. Şiir bir dem sanatıdır çünkü. Senin zamanından geçemediyse, zamanın içinden hiç geçemez. Kendine zalim olmayı bilmek gerek, kendini başkalarının insafına terk etmeyeceksin, gerektiğinde kendi ellerinle kıyacaksın. Sonrası, eller ne derse desin! Bilirsin, ben geniş zaman insanıyımdır, bu yüzden her bir işim yıllara yayılır. Defterlerin Şairin Romanı’yla kesişen yolları da oldu elbet. Başka kesişmeler de oldu. Örneğin, sonbaharda Küre ve Ley Hatları başlıklı iki kitapta toplayacağım şiir sanatı üstüne yazdığım notlarla da… İçerik benzerlikleri, şiirlerin belli temalar çevresinde istiflenmesi, bölümleme mantığı açısından bakılacak olursa, aslında Solak Defterler’le Eteğimdeki Taşlar bir anlamda kardeş kitaplar sayılır. Farklı tarihlerde yazılmış şiirler, farklı mıknatısların çekimine tutulup öbeklenirler bende. Sonrası, teyellemeden başlayıp kitap olmanın ince dikişine geçer.

B.K.: Poetika notları dedin ya, kitabın sonunda Beyan adlı bir uzun şiirin var. Bu şiir senin kendi şiirinin çeperini, uzamını da kat eden bir şiir. Onu okuyunca aklıma İlhan Berk’in poetika yazıları geldi. Ama sen şiir olarak yazmışsın. Şimdi kitabın adını sormadan önce bir şey söyleyeyim. Ben ilkokulda hizaya sokulmuş bir solakım. Yani doğuştan solaktım da öğretmen sağlak yaptı beni. Niye Solak Defterler, (bana kimse niye Fakir Kene diye sormadı, içimde kaldı,) ben sana sorayım.

M.M.: Aslında şiirde şiir üstüne söz almanın, şairi her an kendi uçurumuna çekebilecek tuzağını bilirim de, gene kendimi alamam. Beyan ile Eteğimdeki Taşlar’ın son şiiri “Leke, İz, Tortu” arasında da bu anlamda bir kardeşlik vardır. Buna Yaz Sinemaları’nın son şiirini de ekleyebiliriz. Ayrıca her kitabımın son şiiri, benim için cümle kapısıdır, okur o kapıdan çıkar dışarı. Birikmiş şiirleri bir kitaba çatarken okuru nasıl uğurlayacağım bir dikkat konusudur bende. Gene bir son: Şiirimi beyan eden son şiir olacak bu. Kitabın adına gelince, tek ve net bir cevap veremem, birlikte düşünelim. Önce şu dizeler gelsin: “bir kolum çolaktır şiir yazarken / aklım gitmesin diye düze, yazıya.” Şair, yazının düzüne de vakıf biri olarak, şiirin sol elle yazıldığını, çünkü kalbimizin solda olduğunu söylemek istiyor olabilir, okuru “sol memenin altındaki cevahire” göndermek ya da “Sol elim, zavallı elim,” diyen Orhan Veli’ye seslenmek istemiş olabilir, defterlerin değil, ancak elin solak olabileceğini düşünen düz akıllara dil çıkarmak istemiş olabilir. Düpedüz hoşuna gittiği için öyle koyduğunu da söyleyebilir. Bu arada bir kusur da ben diyeyim: Çoğunluğun aksine bende soldan giriyormuş kalbin elektrik damarı, “sol axis” deniyor galiba. Dolayısıyla yıllardır bir aritmi sorunuyla yaşıyorum. Bazı durumlarda işe yarıyor: “Ben sizin gibi sonradan olma değil, kalbi solcuyum,” diyorum. Hadi şimdi sen söyle, niye Fakir Kene?

B.K.: Bebekken, altı aylıkken sanırım, tarlada bir gün kafama bir kene yapışmış, akşam eve gelince fark etmişler keneyi. Babam onu cigarasının ucuyla yakıp düşürmüş, kafamda keneden kelli saçsız bir yer var. Ondan intikamımı almak istemiş olabilirim, bu bir. Kene biliyorsun boşaltım organı olmayan mahluk. Emdiği kanla patlayarak ölür. İşte o mahlukun adını bu kitaba kapak ettiğim için, mahluktan özür dileyerek, Fakir Kene. Açıklamama vesile olduğun için teşekkür ederim. Daha başka çağrışımlarını da okura bırakalım.
M.M.: Nice sonra yayımladığın bu kitap çıkar çıkmaz benimsendi, sevildi, hem okur katında hem medyada rağbet gördü. Keyfin yerinde mi? Okurlarını çok beklettiğini düşünüyor musun? Seni daha fazla çalıştırmak için ne yapmak gerek?

B.K.: Ben iyiyim, kitap da iyi. Ama hayat berbat, dünya fena. Ben tamzamanlı bir şair değilim herhalde Murathan, keşke olabilseydim, benim fabrika ayarlarım böyle. Ama ilk “öykü”mü senin tatlı kamçınla yazmıştım, Kadınlar Arasında kitabına. Öykü yazmaktan hoşlandım aslında. Fakir Kene’de de iki öykü var. Ama soruları ben soracağım. Bu senin söyleşin, tamam mı? Muhtemelen bize ayrılan yeri doldurmak üzereyiz. O sebeple son iki soruma geçiyorum. Solak Defterler’de zaman dediğimiz o büyük yontucudan da mekân dediğimiz bu coğrafyadan bu ülkeden bu evlerden de gelip geçen, senden geçen senin dokuduğun pek çok şeyle dokunuyorsun bize. Bir dizen var, tül gibi, incecik: “Mekân çıt eder kendinde birikenden”
Bu senin tül gibi dizenin yanına, çatır çutur eden bu ülkeyi de ekleyip sorsam, ne dersin?
M.M.: Konu uzun, ben cevabı kısa tutayım. İç mekân çıt ederken, dışarısı için bir sonraki şiir, “çevremde her şey çatırdarken” diyor. Sanırım “Divan-ı Harp Şiirleri” ile “Azap Kâğıdı” bölümleri daha iyi bir yanıt verecektir soruna. Bir kara imtihan çağından geçiyoruz. Aklımıza, ruhumuza, kendimize sahip çıkalım. Bizler bu memlekete lâzımız. Sadece son beş yılda kaç mezara borcumuz var bir düşünsene!

B.K.: Şimdi, ben bu kitabı PDF’den okudum. Ancak okur birazdan bu kitabı eline aldığında epey şaşıracak. Çünkü bu kitabı açıp okuması da ayrı bir macera, tasarımından bahsediyorum, evet. Çok acayip bir tasarım, son sorum kitabı tasarlayan Hakkı Mısırlıoğlu için olsun. Neler söylemek istersin?

M.M.: Kitabın ruhunu birebir cisimleştiren bir tasarım oldu. Tam da bu! Bu kitabın bölümleme tekniği hem kendi içinde birer kopuşu temsil ediyor, hem de eklemlendiği bağı gösteriyor. Tasarımda kullanılan iç kapaklar, bu fikri güçlendiren birer köprü ayağına dönüşmüş. Ayrıca defter ve dosyaya ilişkin çağrışımlara da yol açıyor.

Birhan Keskin

Kaynak: kitap.radikal.com.tr

Hiç yorum yok

Yorum yapın