Tomris Uyar’dan bu yana hiçbir şey eskisi gibi değil... | İlk Nüsha
658
post-template-default,single,single-post,postid-658,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Tomris Uyar’dan bu yana hiçbir şey eskisi gibi değil…

Tomris Uyar yaşasa 75 yaşında olacaktı bugün. Ve doğum gününü kutlamak dahi istemeyecekti…

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı
ayırmadın bırakılmış bir köşebaşının
en güzel tanımıdır adın*

Sorması da cevaplaması da zor bir soru: Hiç kaybettiklerinizin ardından “İyi ki yaşamıyor” diye düşündüğünüz olur mu?

Ben bu günlerde sık sık düşünüyorum. İyi ki de bugünleri görmedi, iyi ki “güzel günler göreceğimize” dair inancını tamamen kaybetmeden terk-i dünya eylediler diye…

Tomris Uyar yaşasa 75 yaşında olacaktı bugün. Ve doğum gününü kutlamak dahi istemeyecekti.

Çok mu karamsarım? Haksızlık mı ediyorum yazıya böyle başlayarak?

Sanmam.

Değil mi ki o “Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum” diyordu, “Oyalayıcı bir şeyler yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim;” varsın bu yazı da böyle başlasın.

Kıyıdan açılmak

Tomris Uyar’ı tanıdığımda 60 yaşındaydı. Şimdi düşünüyorum da ne kadar gençmiş. O 60 yıla neredeyse 160 yılın coşkusunu, sevdasını, edebiyatını ve kederini sığdırdığından olacak o zamanlar fark edememişim gençliğini…

“Kıyıdan Açılmak” adını verdiği bir atölye yürütüyordu, öyle tanıştık. Çetin Altan, Tomris Uyar’ın toprağa verildiği gün yazdığı yazıda “Tomris” demişti; “Yetiştiği özel fidelikle fidanlıktan, Türkiye’de ne limanı ne de iskelesi bulunan bir ‘yazı’ okyanusuna fırlatmıştı kendini.” Belki de bu yüzden, demirleyecek bir yer olmadığını bildiğinden bir grup genç insana palamarı çözüp açık denizlere açılmayı öğretiyordu. Özgür olmayı, bağımsızlığı…

Öyleydi çünkü. Kendisine göre uyumsuz, kimilerine göre hırçın, bana göre özgür ve güçlü.

Edebiyata düşkün bir ailede doğdu, henüz Arnavutköy Kız Koleji’nde okurken öykücü olmaya karar verdi. Çünkü ona göre öykü “Bir insanın hayatındaki bir ânı ele alıp onun ışığında, o kişinin vereceği kararların, yaşayacağı değişimin ve hayatının alacağı yönün işlenmesi”ydi. Bir “an”dı öykü; artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı bir an.

O anlardan kendi hayatı da azade değildi. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı anlarda gitmeyi seçenlerdendi. Çünkü “Koyu bir mutsuzluğa razı olmayan insan, bir çıkış noktası bulmakta çok gecikir”di.

İlk öykü dosyası “Suya Yazılı” 1967’de Cemal Süreya ile birlikte çıkardıkları Papirüs dergisi yangınında kül oldu. Oturup yeniden yazmayı düşünmedi bile. Yürüyüp gitti… Evlerden, aşklardan, öykülerden…

Son yıllarda git gide artan bir biçimde İkinci Yeni’nin ilham kaynağı olarak sunulduğunu duysa, o güzel yeşil gözlerini kısar, belli belirsiz gülümser, muhatabının ancak dakikalar sonra anlayabileceği bir cevap verirdi. “Kendime ilham periliği vehmetmiyorum” demişti nazikçe. O nezaketi bozdurmanın alemi mi vardı?

Yaşamayı bilirdi

İlk kitabı İpek ve Bakır (1971) ile son kitabı Güzel Yazı Defteri (2001) arasındaki otuz yılın ardından “Türkiye gibi bir ülkede yazar olmak bana gittikçe gülünç ve acınılası bir çaba gibi gözüküyor” dediyse bu onun kabahati değildi.

Sanılmasın ki içine kapalı, neşesiz, tatsız tuzsuz biriydi. Aksine… Öfkesini espriye, itirazını coşkuya, çemberi git gide daraltan ölümü gerçek bir hayata çevirebilenlerdendi.

Yaşardı. Yaşamayı bilirdi. Yazmak yaşamaktan alınan bir mola değildi, tam da kendisiydi. “Postacı gelir, çocuk su ister, konuklar ansızın bastırır, ben o arada çalışırım işte” derdi. “Bir çocuğun ağlaması ya da ona bağırmak bir şaheser(!) yaratmaktan daha önemli olabilir”di, farkındaydı. Son söz hep hayatındı.

Geçen 13 yılda…

Düşünüyorum, acaba şimdi, şu günlerde yaşasaydı neler söyleyecekti? Son sözü hayatın söylediğine inanan bir yazarın, ölümlere karşı tavrı ne olacaktı? Son gündökümü Yüzleşmeler’i “Off be! Artık gündökmek yok!” diye imzalamış. Bu günleri dökmek ister miydi yoksa bu çöküntüyü yazmayı ret mi ederdi? Bu son gündökümündeki “Yaşama tutkum kalmamış olsa da hayata bağlıyım alttan alta” cümlesinde ısrar edebilir miydi? Yeni bir parıltı, bir ışık görmedikçe gündökümü yapmaktan vazgeçme kararı aldığına göre bu karanlığın içinde göz kırpmayı da reddedecekti mutlaka.

Sigarayı neden bırakmadığını “Bir şey olacak diye hiçbir şeyden vazgeçemem. Yani ilerde başıma saksı da düşebilir, sigaradan çok daha az zararlıdır ama öldürür” diye açıklamıştı. Ankara’nın orta yerinde otobüs beklemenin, bir barış mitingine gitmenin ya da çocuklara oyuncak götürmenin de öldürücü olduğunu bilmiyordu.

Tomris Uyar… Yaşasaydı bugün 75 yaşında olacaktı.

13 yıl önce bir temmuz günü gözlerindeki ışıltıyı, keskin zekasını, kimselere benzemeyen mizah duygusunu, cesaretini alıp gitti. Edip Cansever onu “uzun bir yolda yürürken görmediyse” bir bildiği vardı.

Bu 13 yılda hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Eksildik, azaldık, yıldık, yorulduk.

Kayaları tepelere taşımaktan, tam ulaştık derken gerisin geri yuvarlanmalarını seyretmekten bıktık.

Ne de olsa “Sisifos’u düşünmek güzeldir, Sisifos olmak değil…”

Zeynep Miraç

Kaynak: t24.com.tr


 

* Turgut Uyar/ Tomris Uyar İçin Bir Şiir Kurma Çalışması

 

 

Hiç yorum yok

Yorum yapın