Her akşamki yolunda Ziya Osman Saba | İlk Nüsha
631
post-template-default,single,single-post,postid-631,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Her akşamki yolunda Ziya Osman Saba

Türk şiirinin melankolik şairi Ziya Osman Saba’nın dergilerde unutulmaya terk edilmiş yazıları, söyleşileri yeniden kitaplaştırıldı. “Müzmin huzursuz” artık o çok özlediği “ahrette” huzur içinde…

Ziya Osman Saba , “Yedimeşaleciler”den biriydi. 1928’de yedi genç; “okurlar aynı his ve fikirlerin ikide bir değiştirilerek sunulmasından bıktılar usandılar. İşte biz edebiyatta bu çürük zihniyetle mücadele etmek istiyoruz” diyerek meydana atılmıştı. Sabri Esat Siyavuşgil, Yaşar Nabi Nayır, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret Solok, Kenan Hulusi, Muammer Lütfü Bahşi ve Saba’dan oluşan grup, ancak sekiz sayı çıkabilen “Yedi Meşale” adında bir dergi ve aynı isimle bir de şiir albümü çıkarmıştı. Ahmet Haşim’in de desteklediği gençler, şiirlerinde “Doğu- Batı senteziyle bireye dair endişeleri” dile getiriyorlardı.

Türk şiirinin melankolik şairi Saba’nın dergilerde unutulmaya terk edilmiş yazıları, söyleşileri Can Yayınları tarafından Tahsin Yıldırım’ın gayretiyle kitap haline getirilerek kurtarıldı. Bunların çoğu Varlık Dergisi’nde çıkmış. Varlık’tan başka Vakit, Yücel, Hisar, Serveti Fünun, Ulus, Son Posta, Akşam, Gündüz, Dünya, Vatan, Uyanış gibi gazete ve dergilerden toparlanan Saba yazılarıyla, bir devrin ruhuna nüfuz edebilir, tahayyül dünyasına dalabilirsiniz. Henüz 17 yaşındayken yazdığı ilk yazıdan, 1956’da yazdığı son yazıya kadar, şairin kafasını meşgul eden konuları, bedii tartışmaları, sevdiği şairleri, hikâyecileri, sanatın gelmişi geçmişi hakkındaki düşüncelerini bu kitaptan takip etmek mümkün.

“Asaf Halet Çelebi’den sonra en garip şair Orhan Veli’dir”

Saba’nın yazılarından, o günlerde yıldızı henüz parlamamış ama bugün harcıâlem olan bazı isimleri yüzde yüz bir isabetle keşfettiği anlaşılıyor: Mesela Orhan Veli! Yaşayışı, hal ve gidişatıyla taban tabana zıttı olduğu halde onun şiirine karşı sevgi, anlayış dolu korumacı bir yaklaşım içindeydi: “Onun kafiyesiz, vezinsiz diye dudak bükülen şiirlerinin ne kadar titizlikle kotarılmış, ne kadar ayıklanmış, her kelime yerli yerine ne kadar iyi oturmuş, kısaca ne kadar sağlam yapılı olduklarına şaşıracaklardır” diyordu. “Bugün Türk şiirinde Asaf Halet Çelebi’den sonra en garip şair Orhan Veli’dir” diye andığı şairin şiirlerinden taşan yaşama sevincine; “Deli eder insanı bu dünya / Bu gece, bu yıldızlar, bu koku” dizelerini örnek göstermişti. Saba’ya göre Orhan Veli çok cesur bir şair; “Ne var ki yolculukta / Her sefer ağlatır beni / Ben ki yalnızım bu dünyada” dizeleri, onun “çok işlenmekten eskimiş konulara” bile el atmaktan korkmadığına işaret ediyor. “Hanginiz bilir benim kadar / Karpuzdan fener yapmasını / Sedefli hançerle üstüne / Gülcemal resmi çizmesini” şiirini “yüzde yüz yerli” bulurken, alelade yaşamdan bile şiir çıkarmasına; “Dün fena sıkıldım akşama kadar / İki paket cigara bana mısın demedi”, “Sinek tuttum, bir kibrit kutusu” gibi dizelerini örnek gösteriyordu.

Keza Orhan Veli gibi yaşayışı, hal ve gidişatıyla taban tabana zıttı olduğu Sait Faik de Saba’nın gözünden kaçmamıştı. Halbuki pek seyrek görüşürlerdi. Ne oturup rakı içtikleri olmuştu ne de bir sinemaya gidip birlikte film seyrettikleri. Buna karşın hep takip ettiği biriydi. Hikâyelerini şaşırarak, hazla, hayranlıkla, sevinçle takip ediyordu. İstanbul kocaman bir akvaryumsa eğer, Sait Faik de bunun içinde yüzen bir balıktı nazarında: “Onun her geçtiği sokağı varlığıyla aydınlatıp bizlere de ayan ettiği İstanbul’da o kadar şairane, o kadar imrendiğim bir hayatı vardı ki, bir temmuz sıcağında, masamın başında denizi özlesem, Sait Faik Burgaz’da, Kalpazankaya’da şimdi çam gölgesinden yemyeşil olmuş bir denize girer diye düşünüyor, sonra birden Beyoğlu’na mı çıkmıştır, diyordum.”

Sait Faik’in vakitsiz ölümü üzerine 1954’te yazdığı taziye yazısında duyduğu derin kederi şöyle tarif etmişti: “Artık onun İstanbul’da gezip dolaşmadığını, halkla haşır neşir tramvaylara, vapurlara binmediğini, duraklarda, iskelelerde beklemediğini düşündükçe ben de eskisine göre daha az yaşar gibi oluyorum. Bastığım toprağın altında, o yaşama aşkıyla dolmuş taşmış vücudun, şimdi neler neler olduğunu bir an tasavvur ettikçe dizlerim kesiliyor. Gittiğin yere geleceğimi sandığım güne kadar ben de seni özleyeceğim Sait!”

Ziya Osman Saba’nın en sevdiği şiirlerine hayran olduğu şairlerin başında Necip Fazıl Kısakürek geliyordu. İleride yazacağı şiirlerin ana izleği olan “kader-ölüm-ahiret” temasını onda keşfettiğinde henüz 18 yaşındaydı. Necip Fazıl 1928’de, Kaldırımlar adlı şiir kitabıyla parlak bir çıkış yapmıştı. Bunun üzerine kaleme aldığı yazıda beğendiği dizeleri örneklemiş; “Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında, / Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. / Yolumun karanlığa karışan noktasında / Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.” Şairin bu şiirde ölümle konuştuğunu sanarak ürpermişti. Kaldırımlarda yürüyen ruhun nefesi duyuluyordu. Bu şiirde “sanki insanı elektrik telini tutmuş gibi sarsan bir kuvvet vardı.”

“Ferdiyeti içine ne kadar geniş bir cemiyet sığdırabilmiş şair” diye övdüğü Necip Fazıl’ı Baudelaire ile karşılaştırıyor ve hatta onu geçtiğini bile ileri sürüyordu: “En büyük Garp şairlerinin kitaplarını açınız orada, ‘Söndürün lambaları uzaklara gideyim / Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim’ mısraları kadar derin mısralara pek ender, belki de hiç tesadüf etmeyeceksiniz.”

Ama bu körü körüne bir hayranlık değildi; Necip Fazıl’ın “Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim, / Örtün üstüme örtün, serin karanlıkları” satırlarını, Baudelaire’in “Ey iç ferahlatıcı karanlıklar, / Sırtüstü uzanıp / Örtülerinize sarınacağım” satırlarından kopyaladığını, keza Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da gene / Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek” mısralarını da; “Sen kaçan bir yavru ceylansın dağda, / Ben peşine düşmüş bir canavarım” şeklinde kopyaladığını yazmaktan da çekinmemişti.

“Bir gün gelir bu yollardan / Şahit ister geçtiğime” mısralarının şairi Behçet Necatigil de onun gözünden kaçmamıştı, 1946’da kaleme aldığı yazıda şairi yere göğe koyamıyordu. “Orta halli İstanbul mahallelerini” kimse Necatigil kadar ruhuna nüfuz ederek yazamazdı; “Evleri vardı / Rahat sade / Dalmış kalmışız, gece yarısı olmuş / Bize müsaade. / İşallah yine geliriz / çocukları vardı / Oynamışlar, yorulmuşlar bütün gün / Köşede uyumuşlardı. Bu satırlardan sonra bir ahşap ev kapısının gece sessizliği içinde akisler yaparak kapandığını duyar gibi olmuyor musunuz?”

Necatigil’i şiiri kadar, kendini dervişler gibi âlemden geri çekişinden ötürü de ayrıca sevmişti; çünkü o, “ne kadar malı varsa camekâna doldurup müşteri çekmeye uğraşan Beyoğlu esnafının aksine, eski Kapalıçarşı esnafı gibi en kıymetli malını en anlayışlı müşterisine vermek üzere kendi içine çekilmiş bir şairdi”.

Ziya Osman Saba’nın Abdülhak Şinasi Hisar’ı ıskalaması eşyanın tabiatına aykırıydı. Boğaziçi Mehtapları çıktığı zaman onu ancak Wagner’in besteleyeceği bir senfoniye benzetmişti. “Bu kitabı, kâh tatlı bir rüya görür gibi zaman ve mekânı unutarak kâh faniliğin ıstırabıyla hüzünlenerek” okumuştu. Yosun kokulu kayıkhaneler, kayıkçılar, sandal gezintileri, çatanalar, mavnalar, vapurlar, hele mehtaplı gecelerde kadınlar; “aynada güzelliklerini kutsal bir kitap gibi tefsir etmiş ve ezeli bir davete gider gibi süslenmiş olan kadınlar, neşeli, pudralı, lavantalar sürünmüş, gözleri sürmeli, gecenin sırlı ışıklarından daha esrarlı daha güzel kadınlar.”

Saba’ya göre Hisar bu kitabı, “o gecelerin, o insanların, o âdetlerin” yok olmadığına inanmak, bizi de inandırmak için yazmıştı. Bu kitaptan sonra o mehtaplar sonsuza kadar daima ışıldayacak, o insanlar aşkla bakışarak sonsuza dek yaşayacaktı.

Saba, düz yazılarının en güzelini Cahit Sıtkı Tarancı için yazmıştı. Çünkü onunla lise birinci sınıfta başlayıp, son nefesini verdiği güne kadar süren gayet şairane bir arkadaşlığı olmuştu. Onun için 1956’da Varlık dergisinde “Cahit’le Günlerimiz” başlığı altında dört yazı yazmıştı.

1928 yılının bahar aylarında “Yedi Meşale” henüz çıkmıştı. Bu sıra Saba, Galatasaray Lisesi birinci sınıf öğrencisiydi. Cahit Sıtkı ile aynı sınıfta aynı sırayı paylaşıyorlardı. Cahit Sıtkı, bir edebiyat dersinde Lamartine’in “L’lsolement” adlı meşhur şiirini Fransızca olarak ezberden okuyarak dikkat çekmişti. Sol yanağındaki belirgin “şark çıbanı” izinden onun en azından İstanbullu olmadığı hemen anlaşılıyordu. Meğer, Ziya Gökalp’in de akrabası olan Diyarbakır’ın meşhur Kürt beylerinden Sıtkı Pirinççizade’nin oğluymuş. Annesi Diyarbakır belediyesinde meclisi üyesi olan Cahit Sıtkı’nın dayısı ise, Cumhuriyetin ilk Nafia Vekili olan Fevzi Bey’di.

Cahit Sıtkı’yı Baudelaire, Verlaine, Mallarme, Apollinaire gibi şairlerle lise yıllarında Ziya Osman tanıştırmıştı. Yedi Meşale şairlerinden biri olan Saba’nın yanında, o henüz şiirleri ancak okul dergilerinde çıkan bir amatördü. Lise bitince yolları ayrıldı; Cahit Sıtkı Mülkiye, Ziya Osman Hukuk öğrenimine yazıldı. İşte bu yıllarda Cahit Sıtkı Beşiktaş meyhanelerini keşfetmişti. Kendi tabiriyle “hayatı daha kesif yaşamak” için çok içiyordu, hatta kokain de çekmeye başlamıştı. O sıralar Cumhuriyet gazetesinin muhasebe servisinde çalışan Ziya Osman ise ne sigara ne de rakı içiyordu.

Cahit Sıtkı’nın şair olarak sanat âlemine takdim edilmesine Ziya Osman vesile olmuştu. Bir gün Cumhuriyet yazarlarından Peyami Safa’ya arkadaşının şiirlerini verdi. Safa şiirleri okuduktan sonra kaleme aldığı yazıda “yeni bir şair” müjdesi vermiş ve “Cahit Sıtkı adını defterinize not ediniz” tavsiyesinde bulunmuştu. Sonra hakkında iki yazı daha yazınca, Cahit Sıtkı bir anda şöhret oldu.

Cahit Sıtkı, yaşça kendinden küçük Beşiktaşlı bir kıza âşıktı. O hep böyle küçük kızların peşinden koşardı. Hatta bazıları kara okul önlüğünü henüz çıkarmamış kızlardı. Kadıköylü bir kız vardı mesela 14 yaşındaydı. Burhaniye’de askerken yine 14’lük bir Boşnak kızı ayarlamıştı. Saba bunu biraz da yadırgayarak “neden” diye sorduğunda, “çünkü ben çirkinim ancak toy kızları elde edebilirim. Yetişkinler tecrübelidir, içlerinden beni beğenen çıkmadı” demişti. İşte bu günlerde “Neden böyle düşman görünürsünüz / Yıllar yılı dost bildiğim aynalar”ı yazdı. “Dar Kalıp” adlı şiirinde, “Aynam aynam bana bir devle bir cüce / Halinde gösterir içimle dışımı / Bu müthiş tezadı duyup düşündükçe / Nasıl zapt edeyim ben haykırışımı” diye feryat ediyordu.

Cahit Sıtkı kaymakam, vali olmak için yazıldığı Mülkiye’de başarısızdı. Oradan Yüksek Ticaret Mektebi’ne geçti. Babası işlerini Diyarbakır’dan İstanbul’a nakletmiş, başına da oğlunu geçirmişti. Ama ne hata! Hiç şairden tüccar olur mu? Her gece eve yıkılırcasına sarhoş gelip, ertesi gün işleri savsaklayınca babası kapıyı göstermekte gecikmedi. Ama evlat işte, kıyamamış oğlunu Paris’te “Sciences Politiques” okumaya yollamıştı. Tahmin edeceğiniz gibi o bu okulu bitiremedi ama en güzel şiirlerini işte bu sırada Paris’te yazdı.

Cahit Sıtkı’yı tatlı Paris rüyasından Nazi bombardımanıyla uyandı. Bisikletle 10 günde önce Bordeaux’ya, ardından yine bisikletle Cenevre’ye kaçtı. Bu günlerde Ziya Osman’a yolladığı mektupta şöyle diyordu; “Bu gün yarın ölmek pek mümkün. Tayyare bombardımanları başladı. Ölmeden evvel kurtlarımı dökmek istiyorum. Acımasız bir heyecan içindeyim! Yaşamanın Don Juan’ıyım; hayatı her şeyiyle çok ama çok seviyorum. Bu aşkımı terennüm etmeden gidersem çok yanacağım, Ziyacığım çok!”

Ziya Osman’ın yazılarını bir araya getiren kitaptan sunduğum bu seçkinin dışında; Oktay Rifat, Ceyhun Atuf Kansu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Baki Süha Edipoğlu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Muhip Dranas, Melih Cevdet Anday, Cahit Külebi gibi şair ve yazarlara dair “anı-biyografi” tarzında kaleme alınmış birbirinden güzel yazılar var. Ayrıca onunla o devrin medyasının yaptığı çok sayıda ankete verdiği cevaplar da var. Bunların birinde “niçin yazarsınız?” sorusunu “bir ihtiyaç” diye cevaplamış. Kitabın finalinde, şairin bir kalp krizi neticesi 47 yaşında ölümü üzerine arkadaşlarının yazdığı taziye yazılarına yer verilmiş.

Ziya Osman’ın kendisine gelince; 30 Mart 1910’da İstanbul’da doğdu. Sekiz yaşındayken annesini, ardından da başka bir evlilikle giden babasını kaybetmişti. Dokuz yaşında Galatasaray Lisesi’ne yatılı öğrenci verildi. Bu yıllarda şiir yazmaya başladı. Hukuk tahsilinden sonra banka memuru, muhasebeci, musahhih (düzeltmen) olarak çeşitli işlere girdi çıktı. Ancak ikinci evliliğinden sonra aradığı huzuru buldu ve bu ilişkiden Osman ve Orhan adında iki oğlu oldu.

Şiirlerinde yalın sözlüydü. Hissettiklerini üzgün, süssüz, yapmacıksız, duru ve yumuşak bir dille söylemeye çalıştı. Çocukluk anıları, ev – aile sevgisi, yoksul yaşamalara karşı utanç ve acıma, Tanrı’ya kulluk, kadere boyun eğiş, küçük mutluluklarla yetinme, ölüm, ahiret özlemi gibi konuları işledi; O evcimen bir şairdi. Şiirlerinin başlıca konuları olan ev, evlilik, mahalle, komşuluk ilişkilerinde “modernleşmeyi” kabullenemedi. Onun için ev, barınak değil sığınaktı. Dinse evin ruhuydu. Duaları, şükranları evde huzur içindi. Aşkın ve cinselliğin tek adresi de evdi. Her şeyin değiştiği, dönüştüğü ortamda kendini eve kapatarak geleneksel olanı korumaya, yaşatmaya çalıştı. Ona göre “dışarısı” tehlikeliydi, tehdit ve korku doluydu. “Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz / Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı / Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allaha” satırlarının şairi 47 yaşında öldüğünde ardında dokuz şiir kitabı (Yedi Meşale, Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak, Bir Yer Düşünüyorum, Çocukluğum, İstanbul, Deniz Kıyısındaki Kulübe, Bir Oda Bir Saat Sesi) ve iki öykü kitabı (Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Değişen İstanbul) bıraktı.

Ziya Osman 30’lu, 40’lı yıllarda en güzel şiirlerini yazarken, memlekette kültür – sanat âlemi doruklara çıkmıştı. Bilhassa Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı yıllarda saman alevi gibi parlayıp sönen “Türk Rönesansı” içinde nedense Ziya Osman Saba’nın adı pek geçmez. En güzel şiirlerini bu yıllarda yazdığı halde görmezden gelinmesi acaba geçici bir körlükten miydi yoksa kasıtlı olarak mı ihmal edilmişti?

Bu sorunun cevabını, Ziya Osman’nın 1937’de kaleme aldığı “Edebiyatımızın meseleleri” başlıklı yazısından çıkarabiliriz. Yazı şöyle başlıyor; “Türk sanatkârı hiçbir devirde bugünkü kadar boğucu bir hava içinde yaşamamış, Türk sanatı hiçbir devirde bugünkü kadar birbirine zıt temayüllerin kök saldığı karmakarışık, bakımsız bir bahçe manzarası arz etmemiştir.”

Şairin “boğucu”, “karmakarışık” diye bahsettiği devir “Tek Parti devri”ydi. O zamanlar bu sözlerdeki cüret, kolaylıkla “hainlik”le itham edilebiliyordu. Ama o hızını alamamış bakın daha neler söylüyor:

1. Sanata düşman bir siyasetin sınırlamalarına razı olmak, ideolojik amaçlara sanattan daha fazla önem vermek sanatçıyı kısırlaştırır.

2. Sınırlamacı zihniyete teslim olmak, sanat değeri olmayan demagojik bir edebiyata yol açar. Böyle bir edebiyatın suni surette şişirilmiş ürünleri altında gerçek yetenekleri kaybolmaya mahkûm eder.

3. Kötü eserlerin teşvik görmesi, iyi sanatkârların cesaretini kırmaktadır.

4. Sanatçı ancak özgür olduğu zaman yarattığı eser özgün ve ölümsüz olabilir.

5. Sanat, karşısına dikilen tüm engelleri aşarak, tüm ideolojileri yıkıp taşan bir nehir gibidir. Onun sakin veya coşkun olması, sağa veya sola akması değerini eksiltmez.

Vaktinde kıymetinin takdir edilmemesi, bugünse yeterince tanınmamış olmasının ipuçları onun işte bu düşüncelerinde saklı. Nitekim “Türk Rönesansı”nın starları devlet tarafından çeşitli vesilelerle ödüllendirilirken, yağlı- ballı kapılara kayırılırken, Ziya Osman yoksulluk içinde bir hayat sürdü. Solcu, liberal, laik kesim onu görmezden gelirken, sağcı- Müslüman şairler arasına da giremedi. Çirkin ördek yavrusu gibi iki arada bir derede kaldı. Eğer Yaşar Nabi Nayır ve Varlık dergisi olmasaydı tamamen kaybolup gidecek, bugün belki de hiç bilinmeyecekti.

Hâlbuki Ziya Osman, bir yerde velinimeti sayılan Yaşar Nabi Nayır tarafından bile sansür edilmişti. 1934’te, Varlık’ta basılması için “Her Akşamki Yolumda” başlıklı şiirini yollamıştı ona: “Rabbim şuracıkta sen bari gözlerimi yum / Sen bana en son kalan, ben senin en son kulun / Bu akşam artık seni anmayan İstanbul’un / Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.”

Şiir dergide çıktı ama şöyle; “Tanrım! Şuracıkta sen bari gözlerimi yum / Sen bana en son kalan, ben senin en son kulun / Bu akşam karanlığa gömülen İstanbul’un / En eşsiz köşesinde uyumak istiyorum.”

Yaşar Nabi, Tek Parti diktatörlüğünün hışmından çekindiği için güzelim şiirini mahvetmişti. “Rabbim” Tanrım olmuştu, “Bu akşam artık seni anmayan İstanbul’un” satırını, “Bu akşam karanlığa gömülen İstanbul’un” diye, “Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum” satırını ise, “En eşsiz köşesinde uyumak istiyorum” şeklinde değiştirmişti.

Ziya Osman Saba kısacık ömrüne onlarca kitap sığdırdı. Can Yayınları sanatçının bütün öykülerini “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”, bütün şiirlerini “Cümlemiz” başlığıyla yayınlamıştı. Son olarak burada kısaca tanıtmaya çalıştığımız düz yazıları da toplanıp Konuşanlar, Bir Hüzünle Sesinle adıyla okura sunuldu. “Müzmin huzursuz” artık o çok özlediği “ahrette” huzur içinde uyuyabilir.

Ümit Bayazoğlu

Kaynak: t24.com.tr

Hiç yorum yok

Yorum yapın