“Bazı hikâyeler peşinizi bırakmaz” | İlk Nüsha
590
post-template-default,single,single-post,postid-590,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

“Bazı hikâyeler peşinizi bırakmaz”

Ercan Kesal: Neden bazı hikâyeler bu kadar peşine düşer insanın, biliyor musun? O hikâyeleri yaşayan insan, artık aynı kişi değildir çünkü. İnsan olgunlaşarak çıkıyor bazı şeylerin içerisinden…

O Türkiye Sineması’nın son dönemdeki en başarılı, en sevilen oyuncularından biri. Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun ve ardından Bir Zamanlar Anadolu’da isimli filmlerinde senaryoyu birlikte kaleme aldığı yoldaşı. Yönetmen sinemasının ödüllü aktörlerinden… Kaleme aldığı öyküleriyle vicdanın, huzurun, umudun anlatıcısı. Aynı zamanda yer aldığı film setlerinde pansumandan dikişe, her türlü tedavi ve desteği mesai arkadaşlarına sunduğunu bizzat deneyimlediğim bir doktor.

Usta sanatçı Ercan Kesal, ikinci kitabı Nasipse Adayız’da öyküleriyle değil, belediye seçimlerinde aday adaylığı mücadelesi veren bir doktorun yaşadıklarını anlattığı bir romanla okur karşısında. Edebiyat, sinema, öykü, roman diyerek başlayıp Ankara Katliamı’na, toplumlardaki kaoslara, siyasete, seçimlere uzanan başlıklarda ben sordum, Ercan Kesal yanıtladı.

Peri Gazozu’nun ardından biz senden yine öyküler beklerken, sen bir ilk romanınla geldin: Nasipse Adayız. Roman fikri nasıl ortaya çıkmıştı, bu hikâye nasıl seçildi?

Edebiyat ve yazma geleneğinin sürekli içindeydim; ama biliyorsun ki asıl işim tıp doktorluğu. Dolayısıyla yazın hayatımda kendime sınırsız özgürlük veriyordum. Peri Gazozu’ndan öncesinde, Radikal’de, sonrasında da Birgün’de yazmaya başladığımda; önüme konan “altı bin vuruş sınırı”, beni terbiye etti, sözcük ekonomisini öğretti. Az lafla çok şey anlatmanın birtakım ayrıntılarına vakıf oldum. Fakat bir yandan da, ‘anlatmak yerine izletmek’ idealiyle yazan biri olduğum için, kullandığım üslup beni daha uzun metinler yazma konusunda da kışkırtıyordu. Peri Gazozu’ndaki her bir öyküyü aslında çok daha uzun anlatabileceğimi biliyordum. Zaten çoğunlukla uzun uzun yazıp, o metni altı bin vuruşa indirmek için bir kısaltma yapıyordum. O öykülerden sonra, uzun zamandır içimde olan “daha uzun yazma” arzusunu, var olan ilhamın önünü kesmeme isteğini serbest bırakmaya karar verdim. Sonra bu romanı kaleme aldım işte.

Aslında biz senden ikinci bir öykü kitabı bekliyorduk, öykülerin de hazır olduğunu biliyorduk…

Peri Gazozu’ndan sonra ben yine Radikal’de ve daha çok Birgün’de yazdım, o metinleri yine derledim, toparladım. Onlar da sevilen, geri dönüşleri iyi olan yazılardı. Onları editörüme verdim. Ama sonra, sanki Peri Gazozu’nun başarısının ardından ısrarla oraya yaslanıyormuşuz gibi de olmasın istedik; kendimize başka bir alanda yer açmaya karar verdik. Kafamda zaten tamamlanmış bir hikâye vardı; Tanıl Bora’nın da cesaretlendirmesiyle onu bir kısa roman, novella olarak kaleme almaya karar verdim. Zaten uzun zamandır notlarını da aldığım Nasipse Adayız böylece öykülerin sırasını almış oldu.

Belediye seçimlerinde aday adayı olan bir doktorun hikâyesi… Birçok hikâyesi olan bir adamsın. Roman için neden bu hikâye?

Biliyorsun, kitaplar dışında, şimdiye kadar birçok senaryo yazımında da yer aldım. Mesela, Bir Zamanlar Anadolu’da… Üç Maymun’un senaryosunu yazıp, filmi çekip tamamladığımızda, 2009 yılıydı, Bir Zamanlar Anadolu’da’yı Nuri Bilge Ceylan’a teklif etmiştim. O da gerçek bir hikâyeydi. 1984 yılında, mecburi hizmet için gittiğim bir kasabada, başımdan böyle bir şey geçti. Ben, yanımda iki katil, sabaha kadar ceset aradık. Hikâyeyi anlattım, “Bunu yazalım” dedim. Ve yaptık.

Bazı hikâyeler, sizin peşinizi bırakmaz. Durur, döner, size bakar, siz ona bakarsınız. Sonra aradan günler, aylar, yıllar geçer; o hikâyeyi bir yerde yeni bir hikâyeye maya yaparsınız. Ben bunu yaptım. Neden bazı hikâyeler bu kadar peşine düşer insanın, biliyor musun? O hikâyeleri yaşayan insan, artık aynı kişi değildir çünkü. O geceden sonra, ben başka bir adam olmuştum çünkü. Bu çok kıymetli bir şey. İnsan olgunlaşarak çıkıyor bazı şeylerin içerisinden.

İstanbul’a gelip, serbest hekimlik yapmaya Kağıthane’de başlamıştım. Mesela 1997’de hastanemi Okmeydanı’na kurduğumda fark ettim ki, bir yol var, yolun aşağısında Giresunlular var, yolun bu tarafında Sivaslılar var, kuzeyde Tuncelililerin olduğu Örnektepe Mahallesi var filan. Bulunduğum yerler, 1950’li yıllardan beri İstanbul’a ağır bir iç göçle gelen insanların oluşturdukları yerleşim bölgeleri. İstanbul’un etrafında aslında küçük küçük Anadolu kentleri var. Yani biz şu anda Beyoğlu’nda merkezdeyiz; ama 200-300 metre ilerimizde Erzincan, biraz yukarda Sivas, diğer tarafta Tunceli’den göçmüş insanların mahalleleri var. Bu sadece bir semtte değil; İstanbul’un birçok yerinde var. İstanbul iç göçle büyüyen, çarpık büyüyen ve artık büyükçe bir köy haline gelmiş bir megaköy hakikaten. Bu, işin yerleşim, şehircilik tarafı. Bir de şu yanı var; bu insanlar geldikleri yerin bütün kültürünü buraya taşıyorlar. Bu insanlar ne kentli ne köylü. Aynı zamanda da hem kentli hem köylüler. Kentin etrafında, geldikleri kültürün hayatını sürdürmek istiyorlar. Neden? Çünkü kente karşı kendilerini çok güçsüz, çok yalnız hissediyorlar. Dönüp baktıkları, sarıldıkları şey şu sorunun cevabı: “Nerelisin hemşerim?” Bir yerden sonra aynı şehirden olmak da yetmiyor, köylüsünü aramaya başlıyor; daha mikro düzeyde kolonize olmaya başlıyorlar. 1000’e yakın ‘köy yardımlaşma derneği’ adı altında dernek kurmuşlar. O derneklerde köyleriyle ilgili nostaljilerin sürdüğü birtakım çalışmalar yapıyorlar. “Dönecek misiniz köyünüze?” diye soruyorum; cevap “Hayır”. “O zaman İstanbulluyuz, değil mi?” diyorum, cevap yine “Hayır”. Mesela hiçbirisi cenazesini burada bırakmaz, biliyorsun. Her hafta otobüsler kalkar, Sivas’a, Erzincan’a, Tunceli’ye, Karadeniz’e cenaze taşır. Yani İstanbul’a gömülmek istememek bile bu kente ait tam bir aidiyet duygusunun olmadığı anlamına geliyor.

Lafı uzattım, buradan şuna geliyorum: Bu insanlar en az 60 yıldır burada ikamet ediyorlar, oldukça da kalabalıklar. Giderek yerel yönetimlere, devamında Ankara’ya, Meclis’e yansıyan iradede söz sahibi olduklarını fark ediyorlar ve pay istiyorlar. Bu akrabacılık ve kayırmacılığı; klientalizm ve nepotizmi siyasete dahil etmek istiyorlar. Böylece, oylarının karşılığında, devletle aralarında zımni bir menfaat ilişkisi başlıyor.

Devleti dönüştürecek toplum, devlete dönüşüyor; minik minik bozuk devlet sistemcikleri ülkeyi sarıyor…

Aynen öyle. Aralarındaki ilişki sadece rant ilişkisi ya da oradaki rantın paylaşılmasına dair bir ilişki haline dönüşüyor. Bu yüzden sahici, objektif bir demokrasi, bir yönetime irade koyma anlayışı değil, her seçim arifesinde “Kaçak katı nasıl çıkarız? Hangi yakınlarımızı hangi işe nasıl sokarız? Arkadaşlarımızdan birisini Belediye Meclisi İmar Komisyonuna nasıl koyarız?” telaşlarını taşıyan bir yapılanma var.

Bir ülke gerçeği olan bu durumlar, Nasipse Adayız’da anlatılan hikâyenin tam olarak da konusu….

Evet. Nasipse Adayız’da, bunların belki farkında olan; ama kendince bunun dışında yürüyebileceğini sanan, ‘başka bir siyaset yapma’ heveslisi bir doktorun aday gösterilme çabası var. Ama bir süre sonra kazın ayağının hiç de öyle olmadığını fark ediyor. Kendisinden çok daha deneyimli, neredeyse her seçimdeki çalışmalarda ve aday adaylıklarında yerini alan insanlar olduğunu görüyor. Bütün o ön seçim, aday adaylıkları, delege listeleri gibi aşağıdan yukarıya demokrasi tanımlarının hepsinin, aslında içi boş, tuhaf bir oyun olduğunu, hatta bu işi meslek gibi yapan insanların sürdürdüğü bir faaliyet olduğunu fark ediyor. Ancak fark ettiği yerde, kahramanımızın geri dönecek cesareti de kalmadığı için, sonunu bildiği bir oyunu oynamaya devam ediyor.

Demek ki aslında bir tarafıyla bu oyunun sürdürülmesinin bireysel anlamda müsebbiblerinden biriyiz, biraz da o çıkıyor.

Doğru. Bir yandan da onu anlatıyor Nasipse Adayız aslında.

Bu politik bir hikâye… Sadece Doktor Kemal’in hikâyesini ya da bir belediyede yapılacak seçim öncesinde yaşanan trajikomik bir hikâyeyi trajikomik bir anlatımla görmenin yanı sıra bir ülkede bir sistem nasıl oluşuyor, bunu izliyoruz. Senin de aday adaylığı sürecin oldu, yani bizzat yaşadın bu süreci. Bütün partilerde geçerli mi mesela burada anlatılanlar, hâlâ?

Bütün partilerde geçerli. İşin kötüsü de o. Ben de buna benzer bir deneyim yaşadım; ama tabii sadece kendi yaşadığım deneyimlerle değil, gözlemlediklerimle, duyduklarımla, izlediklerimle, şahit olduklarımla da beslenen, ondan ilham alan bir kurmaca bu. Ve hakikaten partisi yok bu anlattığım şeyin, her partinin aynı düzlemde olduğunu iyi biliyorum. Çünkü sen de biliyorsun ki, bir liderler partisi, liderler demokrasisi yaşanıyor. Parti içi demokrasinin olmadığı bir sistem bu. İnsanlık kendini yönetmenin yolu olarak demokrasiyi bulmuş, tercih etmiş, deniyor. Daha iyisini bulamamış mı? Bulamamış herhalde, ikame ederdi yoksa. Ama insanlık, demokrasi sistemini de bu haliyle oynuyor. Yani gerçek bir demokrasi yerine, kendisini sürekli orada tutacak olanları seçen bir liderin partisinde demokrasi olmaz. Türkiye bu anlamda particilik meselesini, parti içi demokrasinin kurallarını yerine getirmediği, bunu yönergelerle kalıcı hale getirmediği sürece bu mesele bitmez. Sahada sürdürülen kötü bir oyun bu. Ben tabii sadece bu oyunu bir çeşit politik hiciv ya da politik ifşa niyetiyle yazmadım kuşkusuz. Romanlar bunun için yazılmaz, edebiyat da bunun için yapılmaz tek başına. Oradaki insan, onun haleti ruhiyesi çok daha kıymetli geldi bana.

Yeri gelmişken Nasipse Adayız’daki hikâyeyi de anlat burada istersen…

Tabii… Bütün iyiliklerini temas ettiği hastaları, komşuları ya da oradaki insanlar için yaptığını düşünen, düşündüğümüz bir insan, bir süre sonra onlarla bilet pazarlığına, ne kadar verirsem ne kadar alırım, bunu yaparsam bana oradan kaç oy gelir pazarlığına savruluyor. Ve bu dönüşümünü kendisi de şaşarak izliyor. Dostoyevski; “En bayağı olanla en kutsal olan arasında en hızlı gidip gelen canlıdır insan” diyor ya, tam da bunu izliyorsun anlattığım hikâyede…

İç seslerle, farklı anılardan beslenen rüyalarla, başka başka teknik kullanımlarıyla geliştiriyorsun hikâyeni.

Kahramanımın iç seslerine de bolca yer vererek, çırılçıplak anlatmaya çalıştım. Burada bir parantez açabiliriz belki, çıplaklık ve romancılık ile ilgili. Mario Vargas Llosa roman yazmayı ‘tersten striptiz’ yapmaya benzetiyor. “Striptiz yapan birisi, üzerindeki giysileri yavaş yavaş çıkartarak çıplaklığa doğru giderken; romancı çıplak bir şeyi giydirerek anlatır” diyor. “Gerçek çıplaklığı bulmak için, o sahiciliğe, gerçekliğe ulaşmak için giydirir onu” diyor. Şimdi ortada aslında hepimizin gördüğü, yaşadığı, varolan bir gerçek var. Bunu bir edebiyatçı kimliği ve edebiyat diliyle biçimlendirerek nasıl anlatacaksın? Llosa’nın dediği gibi, tersten striptiz yapar gibi anlatacaksın.

Kitaptaki aday adayı da, çıktığı yolculukta kafasındaki büyük ideallerin adamı olmadığını aslında fark ediyor. Hepimizin çoğu zaman fark ettiği şeyler gibi. Sadece bu aday adayının yolculuğunda değil, hepimizin kendi gündelik yaşamımızda, meslek yaşamımızda insan ilişkilerimizde, evliliklerimizde, özel hayatlarımızda bir süre sonra kafamızdakilerin insanı olmadığımızı kendimiz de fark ederiz; ama geriye dönecek gücü bulamayız bir türlü. Ve o bizi bekleyen mutlak sona koşulsuzca razı olur, kaderimizin kucağına bırakırız kendimizi. Çünkü dönmek, daha cesaret isteyen bir şeydir. Belki daha acıtıcı da bir şeydir. Kahramanımız da dönemiyor; hatta bir süre sonra onların taktiklerini öğrenip “Ben onlardan daha iyi yaparım” zehabına kapılıyor. Aday adaylığı sürecinde, alanın deneyimlilerini onların yöntemleriyle yenmeye çalışıyor. Kitapta, artık aday adaylığı sürecindeki çalışmaları bir meslek gibi sürekli yapan bir adam, Doktor Kemal’e; “Üzülüyorum senin bu hallerine” diyor… “Biz buradayız, gidecek başka yerimiz yok, işimiz bu aslında. Arada senin gibi arkadaşlar gelir, biraz vitrinde dururlar, paralarını harcar ve giderler” diyor. Bu diyalog, o tuhaf oyunu çok iyi gösteren ve anlatan bir şey bence.

Bir çirkinleşme sürecini, dönüşümü anlattığın bu romanda, hikâyeden bağımsız hikâyelerin doğduğu ya da geçmişte yaşanmış hikâyelerin gene taşındığı bölümler, bana okurken, hikâyenin en samimi parçaları gibi de geldi. Ne dersin?

En naif ve sanki en sahici yerler oralar, emin ol. Samimi bir sofra anısı, annenin dokunması, babanın birkaç cümlesi… Farkındaysan rezaletin dip yaptığı yerlerin birinde Kemal anasının babasının yanına gitmek istiyor. Bu tam da arınmayla ilgili bir ihtiyaç, arayış belki… Bir saflık özlemi…

Peri Gazozu ile ilgili bir röportajda, “Bu kitapta edebiyat yapmaktan özellikle imtina ettim” demiştin. Ama sanki bu sefer bir üslup, teknik ve edebiyat çabası gözüme çarptı benim. Göstermeyi değil, anlatmayı önüne koymuşsun gibi geldi bu kez.

Evet; çünkü daha çok kurmaca var burada. Mutlaka yine yaşadıklarımdan, gördüklerimden, o samimiyetten kopmak istemedim; ama senaristliğin getirdiği şeyle bir fantazmanın da peşine düşüyorum doğrusu. Roman tekniği biraz da istiyor bunu. Çünkü romanda bir iskeletin var, o iskeleti, kemikleri etle doldurup yapıyı inşa etmen gerekiyor. Bunu yaparken kahramanları, onların arka hikâyelerini, birbirleriyle temas ettikleri yerleri bir senfoni parçası gibi, yani başlatıp, yükseltip, düşürüp, kendi kreşendosuyla bitireceksin ki okuyucu roman bittiğinde senfoniyi tamamlamış olsun. Tüm bunları düşündüğünde, sadece otobiyografik malzeme yetmiyor.

Ve dil de değişmiş. Sarkastik, alaycı; aynı zamanda acı dolu…

Hem canını yakıyor; ama arada da kıkır kıkır güldürüyor, değil mi?

Hah, evet… Bu dil mesela, Peri Gazozu’nda da yoktu, köşe yazılarında, daha önce kaleme aldığın yazılarında da yoktu. Senin kaleminde yeni gibi geldi bu bana, ne dersin?

Doğru. Peri Gazozu’nun içinde bazı yerlerde vardı. Çok fazla değil; en fazla bir elin parmakları kadar. Kurosawa; “Hüzünlü bir hikâye anlatmak istersem eğer, fonda çocuk şarkısı çalarım. Bu daha yakıcı gelir seyirciye; hüzün, karşı tarafa daha sert geçer” diyor.

Birgün’de yayımlanan “İyi Süt Kötü Süt” isimli yazımda anlattığım bir hikâye var. Annemin konuştuğu bir komşu kadın, başına gelen bin türlü talihsizliği anlatıyor. “Fadime Hala, benim başıma neler geldi, neler geldi, hööy!” diyor, bir yandan da kıkır kıkır gülüyor. “Ben bunları niye yaşadım, biliyon mu? Anam beni doğururken ölmüş. Anamın ölüsü yerde, ben ağlıyormuşum, anamın da sütü akıyormuş. ‘Yav emzirin şunu ne olacak’, demişler, ölmüş anamın sütünü bana emdirdikten sonra gömmüşler anamı. Ben ölmüş anamın sütünü emdim, başıma ne geldiyse bundan geldi” diyor. Bir yandan da gülüyor. Bu bana çok yakıcı geldi, biliyor musun… Bu hikâye dramatik bir üslupla anlatılsaydı bu kadar yakıcı gelmezdi… Ben de belediye seçimlerinde bir şekilde aday adaylığı mücadelesinde yer alan Doktor Kemal’in hikâyesini anlatırken, böyle bir üslup kullanmaya özellikle özen gösterdim. Yaşadıkları gerçekten kötü ve kötü bir sistemi de gözler önüne seriyor. Her şey bunca trajikken, melankolikken; anlatımımla onu bu şekilde daha güçlendirmeyi tercih ettim.

Seçim öncesinde çıkan bir seçim hikâyesi bu. Kitaptan çıkıp bugüne geldiğimizde, seçimlere sayılı gün kala, nasıl gözlemliyorsun ülke siyasi durumunu? Hepimizi, halkın durumunu, umudunu, umutsuzluğunu sen nasıl gözlemliyorsun?

1959 doğumluğum; çocukluğumdan bugüne Türkiye’nin politik/siyasi kronolojisiyle benim kişisel tarihimi yanyana yürüttüğümde, hayatımdaki bütün seçimlerle ilgili o günün politikacılarının “Türkiye’nin en önemli seçimine giriyoruz, biliyor musun?” cümlesini kullandıklarını hatırlıyorum. Son söyleyeceğimi baştan söyleyerek, böyle bir şey olduğuna hiç inanmadığımı söyleyeyim. 1 Kasım seçimleri Türkiye’nin siyasi tarihindeki gelmiş geçmiş en önemli seçim değildir, olmayacaktır da. Aynı şeyi 7 Haziran’da da söylemişlerdi ve 8 Haziran sabahı çok mutlu uyanmıştım ben. Demek ki fena halde, her zamanki gibi yanılmışım. Hiç de öyle ağzımızın tadını bırakmadılar. Bak… “8 Haziran sabahı mutlu uyanmasaydım keşke ve yüz iki arkadaşım, kardeşim ölmeseydi” diyorum; “Yeni bir seçim yapmak zorunda kalmasaydık. Bu seçim denen şey, bu 1 Kasım, Türkiye’nin kaderini etkileyen en önemli seçim olmasaydı keşke” filan diyorum zaman zaman.

Seçimlere dair bu tür tuhaf önemler atfetmekle beni kandırabileceğini zannetmesin kimse; çünkü benim kendi kişisel tarihim, Türkiye’nin politik cinayetler tarihi… 1972’de ortaokulda öğrenciyken ‘68 olayları sonrası Denizler asıldı, arkasından ‘73 yılında Mahir ve arkadaşları öldürüldü. “Onlar anarşistti, devlete karşı geldiler, isyankârdı bunlar, devletin kurulu düzenini yıkmak istediler ve bu yüzden ölümü hak ettiler” filan diyerek kimse kurtarmasın kendini. Bunların söylenebilmesi baştan bana çok yakıcı, acı geliyor. ‘68 öğrenci hareketlerinde Fransa’da yöneticiler, ‘isyankâr’ gençleri başkanlık sarayında ağırladılar, “Derdiniz ne?” diye sordular; bizim yöneticilerimizse o gençleri astılar. Sorun biraz da bu. Yani Fransa’nın “Ne oldu?” diye merak ettiği, çağırdığı, konuştuğu ‘68’li gençlerin çoğu reel politika yaptı, siyasette belli yerlere geldi. Orada onları içine alabilen bir demokrasi geleneği vardı çünkü. Bizdeyse o gençler asıldı, o hareket sanki buzun üzerine atılmış taş gibi, zıpladı gitti. Sonra benim önce siyasal, sonra tıp okuduğum süreçte arkadaşlarım, hemşerilerim sürüldü, yok edildi, öldürüldü.

12 Eylül’ü yaşadın öğrenciliğinde…

Evet. 12 Eylül askeri darbesi, Türkiye’nin artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağı bir süreci başlatan, çok ağır bedellerin ödendiği bir darbedir. Bir dönüm noktasıdır. Yaşadığımız birçok acının, belanın sebebinin 12 Eylül Darbesi olduğunu düşünenlerdenim. Şimdi bunu şuna getireceğim; 2 Kasım sabahı bizi çok acayip bir şey beklemiyor. Asıl derdimizin bir arada yaşama kültürü, asıl derdimizin geçmişimizle yüzleşmek, asıl derdimizin kaybetmekte olduğumuz bazı değer ve kavramların yeniden kazanılması olduğunu düşünenlerdenim. Hiç öyle politik cümleler filan kurmak istemiyorum. Böyle bir reçetem de yok. Elbette ki yerim belli benim. Elbette ki mazlumun yanındayım, elbette ki zalime karşı çıkarım, elbette ki yoksulun yanındayım. Ama sanki bir sandıkla, bir seçimle çözülecek, halledilecek bir şey gibi de gelmiyor bana. Bu yüzden ne böyle bir telaş içindeyim ne de bir yavaşlık. Ne böyle sebepsiz bir alçakgönüllülük ne de kibir yani. Benden önce de bu ülkeye dair meseleler bitmedi, benden sonra da kolay kolay bitmez. Bu coğrafyanın tarihinde, kavimler kapısı olması hasebiyle de galiba, çok fazla acı hikâye var. Katliamlar da var, tehcirler de var, insanları yerinden yurdundan zorla etmek de var… 1920’li yıllardaki mübadele ile Doğu’daki ailenin bir gecede köyünü boşaltıp, kamyonlarla o aileyi oradan zorunlu göçe mecbur bırakmayı birbirinden ayırt etmiyorum. Gerçekliğin, vaziyetin acılığını, düzeltmenin zorluğunu unutmadan; ama iyiliğe ve çözüme olan inancımızı yitirmeden, umudumuzun peşinden gideceğiz.

Bir yandan mücadelenin ya da sorunun kaynağının biçimi de değişti gibi gözlemiyorum ben. Urfa’da yaşanan, Diyarbakır’da yaşanan, son olarak Ankara’da yaşanan canlı bomba katliamlarına baktığımız zaman, artık mücadelenin de, çatışmanın da nedeni sınıfsal olmaktan çıktı. Ne dersin?

Aynen öyle. ‘80 öncesi politik hareketlerin içinde yer almış biri olarak ve daha sonrasına dair bildiklerimden yola çıkarak, hayata sınıfsal bakmaya çalışan biri oldum hep. Ama bir yerden sonra sınıfsal kimliklerin ötesinde etnik, mezhepsel başka kimliklerin altı çizildi ve ona sanki daha fazla kıymet verilmeye başlandı. 17-18 yaşında, Alevi ya da Kürt ya da Türk bir kızın, sigortasız, yerin yedi kat dibindeki bir fason atölyesinde çalışması, onun sınıfsal yapısıyla ilgili olduğu için beni ilgilendirir. Oysa artık öncelikli olarak onun Alevi, Kürt, Türk oluşu geliyor, sonra işçi oluşu geliyor… Başka şeylerin altı çizilerek daha mı iyi yönetiliyoruz, daha mı kolay sevk ve idare ediliyoruz? Yani oradaki kızın, oradaki çocuğun mezhepsel kimliğiyle benim ne ilgim olabilir? Bu, onun zenginliği sadece. Ve sonuna kadar onu zenginleştirecek, onu mutlu edecek bir şey bu. Yoksulluğun çaresi bunun altını çizmek değil ki. İtiraz edeceksen belli; yani neye itiraz edileceği, neye karşı çıkılacağı. Ekonomik, demokratik hakları için itiraz edecek. Kimliği sınıfının önüne geçmemeli diye düşünüyorum. Geçmemeliydi.

Bir yandan da “Ümit yok, seçimlere bel bağlamayalım” diyorsun…

Ümit bitmez, insan başka türlü yaşayamaz.

Peki bu seçimlerle ilgili hiç mi ümidin yok?

Var. 2 Kasım’la ilgili, en azından 8 Haziran’daki gibi bir duyguyla uyanmak istiyorum. Onu kaybetmek istemiyorum.

Edebiyatta iyi – kötü eser tanımın nedir bir okur olarak peki?

Filmler için “İyi film, kötü film yoktur, güçlü ve güçsüz film vardır” derim hep. Aynı şey edebiyat için de geçerli. Güçlü film ve kitap, duygularımı, beni değiştiren filmdir. Ben o filmi seyrettikten sonra, o kitabı okuduktan sonra artık başka biri, filmden önceki insandan başka biri olmalıyım. Eser beni değiştirmişse, işini yapmıştır, güçlüdür.

Peki bir yazar olarak sen değişim gücü yaratan edebiyatın peşinden giderken yöntemlerin neler?

Filmler ya da edebiyat dünyayı değiştirmez. Filmleri seyrederek değişen insanlar, kitapları okuyarak değişen insanlar dünyayı değiştirirler. Ben öyle bir edebiyatın, öyle bir sinemanın peşindeyim. Edebiyat bunu nasıl yakalar? Bir kere okuyucuyla arasına mesafe koymuş, kendini söz tanrısı gibi yüksek bir yerde konumlandıran edebiyat anlayışının çok dışındayım. Zaten Peri Gazozu’nda yapmaya çalıştığım, varsa aradaki o mesafeyi tamamen ortadan kaldırmaktı. Bunu yapmak için yazarların çeşitli yöntemleri vardır. Benim yöntemim, kalemimi kamera gibi kullanıp, anlattıklarımı yazar olarak okurla birlikte seyretme hissini ortaya çıkarmak.

Öyküyü de romanı da deneyimlemiş bir yazar olarak, ikisini nasıl karşılaştırırsın?

Roman daha zahmetli. Onu itiraf edeyim. Öykü daha kompoze ve hacim olarak daha az olduğu için, derdini hızlıca anlatmak zorundasın. Kelimelerle, cümlelerle fazlasıyla hemhal olursun. Ama, kurmaca daha ağırlıklıdır romanda. İlham kapılarını sonuna kadar açman lazım. Fantazmaya kendini teslim etmen lazım. Bir yandan da ipin ucunu kaçırmadan hepsini disiplin altında tutup, oynatıp sonuna kadar götürmen lazım. Ve tüm bunları yaparken tek başınasın. Senaryo yazımlarında şimdiye kadar genelde yönetmen arkadaşlarla ortak çalıştım. Yönetmen zaten biliyordu baştan neyi çekeceğini. Bu yüzden o ilişki çok verimli geçer, nasılsa çekilmeyecek bölümleri yazmama, uzatmama gibi yönleriyle yönetmen seni çekip çevirir de… Ama romanda, öyküde tek başınasın ve bir roman kurgularken, asla dağılmamak, her kelimeye ve detaya hâkim olmak çok daha zor.

Bir yandan da sinema var ki, ben oldukça merak ediyorum. Geçenlerde telefonda bana eve kapandığından, senaryolara, yazılara gömüldüğünden bahsetmiştin. Ne senaryoları var elinde?

Üzerinde çalıştığım iki senaryo var; biri Mahmut Fazıl Coşkun’un üçüncü filmi olacak. Mahmut’la onun senaryosunu yazdık. İsmi şimdilik “Anons”. 1963 yılında, bir grup emekli askerin, başarılı ya da başarısız bir askeri darbe çabasını anlatıyoruz.

Yurt dışında yaşayan bir Türk olan Ufuk Emiroğlu için yazdığım bir senaryo var bir de.

Yakın zamanda oyuncu olarak çok fazla filmde oynamadım, bunu biraz bilinçli yaptım. Zeki Demirkubuz’un Bulantı’sında bir doktor rolünde yer aldım. Son olarak Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben O Değilim filmi ile görünmüştüm zaten. Kendi filmimi çekme süreci hızlanırsa yine oyunculuklar biraz kenarda bekler. Ama benim filmi çekme sürecim biraz daha geniş bir tarihe yayılırsa, birkaç genç yönetmenin projelerinde yer alabilirim. Farkındaysan kafamdaki daha çok yazmak ve çekmek…

Özlem Kahraman

Kaynak: t24.com.tr

Hiç yorum yok

Yorum yapın