BAHÇEDEKİ ÇOCUK: FEYYAZ KAYACAN | İlk Nüsha
15673
post-template-default,single,single-post,postid-15673,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

BAHÇEDEKİ ÇOCUK: FEYYAZ KAYACAN

BAHÇEDEKİ ÇOCUK: FEYYAZ KAYACAN
– I –

“Ben Feyzi en okunaklı adımlarımla toprağımı aramaya geldim. Toprağım bahçedeydi. Bahçe çocukluğumda. Çocukluğum ise bugüne dek izimi bırakmıyan karabasanların parmaklarına asılı. Dallardan nice yaprak kopmuş, kaçmış ya da kazınmış. Nice toprak, yitirilen yaprakların elimdeki boşluğunu doldurmaya sıçramış. Toprak yarıda kalmış. Ben dalları biraz daha çekmeye, biraz daha indirmeye geldim. Toprağı gölgelerine, yaprağı dala, günleri toprağa bitiştirmeye özendim.”

(Çocuktaki Bahçe, s. 11-12)

Son üç aydır Feyyaz’ın, daha doğrusu Feyzi’nin bahçesinde, Dartmouth caddesinde, Terzela’da, biraz Talimhane meydanında, Heykeller alanında, Londra’da ama İstanbul’u özleyerek dolaşıyorum. Kayacan’ın öykülerinde koşan bir insan canlanıyor gözümde ama adı tüm DURAKlarda geçiyor, akan bir su ama hep aynı şişenin DİPinde birikiyor. Onun dibindeki dalga bizim kıyılarımıza da vuruyor. Bu sebeple bahsetmek istedim ondan; tanıdığımdan beri onu biraz olsun konuşmak ve duyurmak sorumluluğunu içimde taşıdım. Ne yazık ki kitaplarının basımı yoktu ve hepsini tek tek bulup toparlamaya çalıştım. Bunun heyecanı da nasıldır az çok bilirsiniz. Yanımdan ayırmadım, kitabını okumuş olsam da çantama koyup çizdiğim yerleri tekrar tekrar gözledim. En sonunda Kırmızı Kedi’nin Feyyaz Kayacan’ın tüm eserlerini basacağını duyunca da yazma isteğim belirginleşti ve insanların, kitaplarını okumadan önce onun hakkında biraz olsun bilgi sahibi olabileceği bir yazı yazmaya (yazının ilk bölümünde hayatından, ikinci bölümde ise eserlerinden bahsedeceğim) başladım.

Sığınak Hikâyeleri’nin ikinci basımında Tuğrul Tanyol’un önsözde belirttiği gibi

“Ne var ki bizim edebiyatımızın ilginç bir yönü var: Tanzimat’tan bu yana hiçbir iyi edebiyatçı kaybolmadı. Belki bir süre unutulmanın derisi altına çekildi, dinlendi… ama bir gün birisi daima çıktı ve unutulmanın derisini yırtarak o güzelim yapıtları yeniden anımsattı”

Anne ve babası Osmanlı’nın köklü ailelerinden olan Feyyaz Abdullah Fergar, 19 Aralık 1919’da Kadıköy, Reşat Paşa Köşkü’nde dünyaya gelir. Peki soyadları neden Fergar,

bunu sonrasında kendine Kayacan soyadını alan yazarımızdan öğrenelim,

Efendim benim rahmetli valide hanımla peder bey pek meraklıydılar frenkliğe, o zamanlar sen daha yoktun dünyada, bir soyadı kanunu çıkmıştı, bunlarda ne alsınlar, uğraşıp arayıp duruyorlar, Mösyö Madam baş takılarına uygun bir soyadı olması ve Fransızcaya gitmesi gerekiyor, tuttular Fergar’ı aldılar. Fergar sözcüğünü Fransızca okursan pek bir Fransızca olur, Madam Fergaaar gibi örneğin.”

(Cüneyt Ayral, “Feyyaz Kayacan’la Söyleşi”, Oluşum, S. 27, İstanbul 1980, s. 19)

Annesi Fatma Ubeyde Hanım’ın Abdullah Ziya ile ikinci evliliğinden olan Kayacan’ın, kendisinden sekiz yaş büyük ablası Fatma Gizella, Türkiye’de tenis oynayan ilk kadınlardandır. Kayacan’ın öykülerinde kendi hayatından birçok detayla karşılaşırız, Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları adlı hikâyesinde de “Lütfiye abla geçmişi aralıya aralıya tenis oynadığı günleri canlandırdı. Türkiye’de tenise başlayan ilk kadınlardandı” derken ablasından bahsettiği düşünülebilir.

Evliyim. İki kez evlendim. Altı çocuğum var. Çocukluğum korkunç bir bahçenin zindanında geçtiğinden, ben sevgimle donatıyorum çocuklarımı. Önlerine kapalı hiçbir kapı, parmaklıklı hiçbir ana baba gözü çıksın istemiyorum. Sabahları uçurtmalar gibi kalkıyoruz yatağımızdan. Karanlığa baskıya karşı direnmem hep onlar adına.”

(Kayacan Feyyaz, (1963), Hayatım, Türk dili 147, s. 192-194)


(Aile Fotoğrafı)

Feyyaz, baskı altında bir çocukluk geçirir; köklerini yaşatması gerektiğine inanarak oğluna korunaklı, kendi istediği gibi bir yaşam sunan Fatma Ubeyde Hanım, Kayacan için otoritenin karşılığıdır. Bu etkiyi daha çok otobiyografik özellik taşıdığı düşünülen Çocuktaki Bahçe romanında net bir şekilde görmekteyiz.

“Önce annem vardı. Ve annemin sesi, gözü, eli vardı her sözcükte. Soluklarımın saymanıydı annem. Evdi, bahçeydi, odaların toplamıydı. Ve her şeyin üstünde silinmesi olanaksız bir toz gibi çökelleşmişti.”

(Çocuktaki Bahçe, s. 23)

Yaşamının geri kalan yanını ve ülkesinden, dilinden uzak kalışının uyandırdığı hisleri yine Türk Dili dergisinde gerçekleştirilen soruşturmada şöyle anlatıyor:
“İlk ve orta öğrenimimi Kadıköy’de Saint Joseph lisesinde yaptım. Oradan Paris’e geçip bir yıl kadar Siyasal Bilgiler okulunun derslerini izledim. Oradan da İngiltere’ye geçip Durham Üniversitesinde iktisat okudum. Bu sürede “Gestes a la Mer” adlı bir Fransızca şiir kitabım yayımlandı. Ayrıca Londra’daki gerçeküstücüler toplumuna katıldım. Paris’de Andre Breton ile tanıştım. “Les Quatre Vents” adındaki dergide gerçeküstücü nitelikte şiirlerim çıktı. Diyeceğim durumum tam arap saçına dönmüştü. Türktüm, İngiltere’de yaşıyordum ama yazdıklarım Fransızcaydı. Gerçekte de bunlardan hiçbiri yazar olarak gelişmeme yardımcı olmadı. Kendi içimde kendimi daha çok yitirmemden başka bir işe yaramıyordu. Çocukluğumdan beri konuştuğum Fransızcanın boyutları bana yine de yabancı geliyordu. Veresiye sözcüklerle yazıyormuşum gibi bir izlenim vardı içimde. Bilgi istifçisi, vakanüvist kafalı bir takım öğretmenler yüzünden tadına varamadığım Türk yazar ve ozanlarına döndüm. Bu okuma yıllarında pırıl pırıl gemiler indirdiydim denize. Yerime oturmaya başladım. Daha köşeli bir kişiliğe yöneliyordum. Otobüste, trende Londra’nın en kalabalık mekânında olayım, şimdi istediğim anda bir kaval sesini duyabiliyorum. Bir yemeninin renklerini avucumda oynatabiliyorum. Fuzuli gibi yanımdan geçenlere selam çakabiliyorum. Ancak bunu başardıktan, bir sıçrama tahtasına eriştiğimi kavradıktan sonra Türkçeye el atabildim ve Türkçe olarak sonuçlandı içimdeki ses.”

 

Kayacan’ın, diliyle, ülkesiyle bağı kopmaz hatta 1941’de BBC’nin Türkçe Yayınlar Bölümü’ne girip emekli olana kadar orada çalışır. On altı yaşında Fransızca olarak yazdığı ilk şiir kitabı ve 1943’te yayımlanan ikinci şiir kitabından sonra Türkiye’ye de yazılarını (Londra Mektupları) göndermeye başlar ve 1950’lerin ortasına doğru Yenilik Dergisi’nde Sığınak Hikâyeleri yayımlanır. Sığınak Hikâyeleri’nin kitaplaştırılması ancak 1962’de gerçekleşir. 1963’te de Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü’nü kazanan Kayacan, haberin gelişini ve yaşadığı duyguyu Behzat Ay’a şöyle anlatır:

“(…) İlk İngiltere dönüşüm 1962 yılına rastlar. Bunu söylerken şunu belirtmek istiyorum; o yıla değin her şey mektupla oluyordu, okunup okunmadığımı bilmiyordum. BBC Türkçe Yayın Bölümündeki arkadaşların gittiği bir meyhane vardı. Adı Henekeys. Orda Can Yücel, İzgan Baz ve ben sık sık buluşur, edebiyat, sanat konularındaki görüşlerimizi fayrap ederdik. Tabii içkileri büyümsemekten de hiç geri kalmazdık. Ne sevilesi anlardı onlar. İçtenlik bizim için mevsimlerin en güzeliydi. Bir gün yine uğradım Henekeys Meyhanesine. Üst kattaki masaya oturdum. Bir şişe şarap söyledim. Getirdiler. Hemen sevdim şişeyi. Şarap da gözümün içine bakmaktaydı. Çok iyi anlaştık. Bir şişe daha ısmarladım. Derken gençten bir adam göründü. İngiliz olmadığı belliydi. Bana doğru yaklaştı. “Merhaba Feyyaz Kayacan” dedi. “Evet benim, ama nasıl bildiniz?” diye sorunca, “Resminizden” dedikten sonra, “Size bir mektup getirdim Ankara’dan” deyip mektubu verdi. Teşekkür ettim. “Oturmaz mısınız” deyince de oturdu. Bir bardak şarap sundum. Sonra zarfı açtım. Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri Ömer Asım Aksoy, 1963 Yılı TDK Hikâye ödülünü kazandığımı bildiriyordu. Ödül tutarı 2000 TL’ni nereye ve kime aktarmasını istediğimi soruyordu. Heyecandan titreyen bir sesle gençten özür diledim. Beklemesini, biraz sonra döneceğimi söyledim. Ve tuvalete gidip mis gibi ağladım. O göz yaşlarımı çerçeveletmeliydim…”

(Ay, Behzat; “Feyyaz Kayacan ile Yazın ve Yazarlık Üzerine”, Hürriyet Gösteri, s.14-15)

Can Yücel onun en yakın arkadaşlarındandır. İçkiyi ve dostlarını, en çok da dostlarıyla içmeyi sever Kayacan. Hilmi Yavuz’un aktardıklarına göre askerlik sorunundan dolayı İngiliz vatandaşlığına geçer ve Türkiye’den ayrıldıktan sonra tekrar gelişi ancak 1962’de olur. Böylelikle her yıl tatilini İstanbul Kadıköy’de, dostlarıyla birlikte meşhur Hatay meyhanesinde geçirir. Hatay meyhanesi “defteri olan meyhane” adı ile geçer. Oraya birçok şair ve yazar gelmiş, deyim yerindeyse onlar için meyhaneden öte ev olmuştur. Hatta bir de şiirler yazıp resimler çizmişlerdir meyhanenin defterine, birçok şairin el yazması görülür orada. Edip Cansever, Cemal Süreya, Arif Damar, Cevat Dereli, Burhan Uygur, Ece Ayhan.. Elbet Feyyaz Kayacan’da vardır bu defterin içinde.

“Ben bu gece buraya damdan düşen/ bir yumurta gibi geldim. ama hiçbir / tarafım kırılmadı. Kabuğum, akım ve sarım / yerli yerinde duruyordu dipdiri / sizin böyle bir yumurta başınıza gelirse / bir daha, damlarınızda tavuklar gıdaklar”

Tabi bu yıllarda Kayacan’ın altı öykü, iki şiir bir de tiyatro kitabı yayımlanır. 1992’de elli dokuz Türk şairinden seçtiği şiirleri çevirerek Modern Turkish Poetry adlı bir antoloji hazırlar. Şairlerimizin yurt dışında da eserlerini duyurmak adına büyük bir katkı sağlayan Kayacan, 1993’te de yakın arkadaşı Can Yücel’in şiirleri, The Poetry of Can Yücel adı altında bir kitapta toplayarak çevirir.

Uzun bir zaman sadece Türkçe yazan Kayacan, son yıllarında iki İngilizce şiir kitabı daha yayımlamıştır. Ölümünden önce de Türk Kadın Şairleri Antolojisi hazırladığı söylenmektedir.

5 Nisan 1993’te Bromley’deki evinde, rüyası gerçek olmuş, rüzgâr bahçenin kapısını devirmiş ve bahçedeki çocuk kurtulmuştur. Eminim Feyyaz Kayacan’ın gittiği yerde istediği kadar horoz şekeri vardır ve bisiklet süreceği başka bir Talimhane meydanı.

(Vasiyeti üzerine 16 Nisan 1993’te Feyyaz Kayacan’ın cenazesi yakılmıştır.)

“İnsan ölürken bütün yaşamı gözünün önünden geçer derler. Bok geçer. Daha demine dek –o da şimdiki durumda ne demekse- çocukluğum geçip durdu habire. Yıllar boyu yaşadım, içimdeki çocuğun kurtlandığını görerek. Bahçeyi söküp atmak istiyordum içimden. Onu yapmazsam ölüm benim için bahçenin durmadan diline düşmek olacaktı. Ve bu yüzden rahat bırakmadım çocuğu, anısını ve görüntüsünü. Bahçeyi de çocuğu da taşırdım.
Güdümlü hafiyeler örneği çocukluk günlerimin izinden ayrılmayan, geçmiş günlerimden vazgeçiyorum artık. Çocuk artık gözlerini kapamalı. Ben de birazdan onu yapacağım usulca. Çocuk içimde kalmasın ben giderken.”

(Çocuktaki Bahçe, s. 175)

Kitapları
Şiir:
Les Gammes Insolites/ Poemes Suivis De Destructions (1935)
Gèstes À La Mer (1943)
Kaşık Havası (1976)
Benim Örümceğim Başka (1982)
A Talent For Shrouds (1991)
The Bright İs Dark Enough (1992)

Çeviriler:
Kan Kardeşleri (1992)
Modern Turkısh Poetry (1992)
The Poetry Of Can Yücel (1993)

Oyun:
Mutlu Azınlık (1968)

Roman:
Çocuktaki Bahçe (1982)

Öykü:
Şişedeki Adam (1957)
Sığınak Hikâyeleri (1962)
Cehennemde Bir Yusuf (1964)
Gibiciler (1967)
Hiçoğlu’nun Serüvenleri (1969)
Bir Deli Değilin Defterleri (1987)
Bütün Öyküleri (1993)

Muallâ Kübra Kara

KAYNAKÇA
Ay, Behzat; “Feyyaz Kayacan ile Yazın ve Yazarlık Üzerine”, Hürriyet Gösteri, S.69, Ağustos (1986), s. 14-15
Ayral, Cüneyt, “Feyyaz Kayacan’la Söyleşi”, Oluşum, S. 27, İstanbul 1980, s. 19
Çınar, Selçuk, Feyyaz Kayacan’ın öykücülüğü üzerine bir inceleme, Bozok Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013
Kayacan, Feyyaz, Çocuktaki Bahçe, İstanbul: Tomurcuk Matbaası, 1982
Kayacan, Feyyaz; “Hayatım” Türk Dili, 147, Aralık (1963), s.192-194
Kayacan, Feyyaz, Sığınak Hikâyeleri, İstanbul: Ara Yayıncılık, 1988

Hatay (Meyhanesi) Defterleri’nde; “Feyyaz Kayacan”

Hiç yorum yok

Yorum yapın