Borges: "Kendimi ahlaklı bir adam olarak görüyorum ama ahlak dağıtmıyorum" | İlk Nüsha
690
post-template-default,single,single-post,postid-690,single-format-standard,woocommerce-no-js,ajax_fade,page_not_loaded,,vertical_menu_enabled,qode-title-hidden,paspartu_enabled,paspartu_on_top_fixed,paspartu_on_bottom_fixed,vertical_menu_outside_paspartu,qode_grid_1200,side_area_uncovered_from_content,columns-4,qode-child-theme-ver-1.0.0,qode-theme-ver-17.0,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,qode_header_in_grid,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.5,vc_responsive

Borges: “Kendimi ahlaklı bir adam olarak görüyorum ama ahlak dağıtmıyorum”

Jorge Luis Borges birçok dünyanın ve ruh halinin adamıydı. Modern İspanyol edebiyatının en önemli figürlerinden olan Borges, yaratıcı gücünü ise Germanik dünyadan aldı: İngiliz şiiri, Franz Kafka, eski İngilizce ve Norveççenin savaş mitolojisinden. Politikaya ve ahlaka karşı olan bu Arjantinli devin eserleri, Güney Amerika tarihi ve insan yüreğinin kıpırtıları üzerinde dolaşır, yazıları rüyalardan ve tecrübeden doğar. Yapıtını basit bir şekilde ortaya koymaya çalışan Borges, öykülerinin yerini bir egzotik tapınak ya da bir bar olarak seçebilir; ay ışığında parlayan bıçakları ya da bir kaplanı da betimleyebilir; ya da antik bir el yazmasını sabırla inceleyen bir araştırmacıyı anlatabilir.

25 Nisan 1980’de Artful Dodge adlı edebiyat dergisiyle yapılan bu röportajda Borges çevirmenlik, Anglosakson şiir, ahlak ve “anlam” üzerine konuşuyor; kendisinin de baştan uyardığı gibi siz de her soruda farklı bir Borges görecek, şaşıracaksınız.

Borges: Baştan söyleyeyim: “Gelecek hakkında ne düşünüyorsunuz?” gibi dolambaçlı sorular olmasın, çünkü çok fazla gelecek var ve hepsinin birbirinden farklı olduğunu düşünüyorum.

* O zaman geçmişiniz ve etkilendiğiniz isimlerden konuşalım.

Size etkilendiğim insanlardan söz edebilirim ancak diğerleri üzerindeki etkimden söz edemem. Bu pek bilmediğim ve de umursamadığım bir konu. Kendimi ilk önce bir okur, sonra bir yazar olarak görüyorum; ama bu aşağı yukarı alakasız şeyler. İyi bir okur olduğumu düşünüyorum; babamın Swinburn, Tennyson ve Keats aşkı yüzünden kendi dilimde olmayan birçok dilde, özellikle İngilizcede iyi okuyorum. Bu, bana bir büyü gibi geldi; anlayamadım ama hissettim de. Babam kütüphanesini kullanmama izin verirdi. Çocukluğumu düşündüğümde, sadece okuduğum kitaplar üzerinden düşünüyorum.

* Gerçekten de bir kitap adamısınız. Kütüphaneciliğinizin ve antika meraklısı olmanızın, yazılarınızın yeniliğine nasıl yardımcı olduğuna dair bize bir bilgi verebilir misiniz?

Yazılarımın bir yeniliği var mı, merak ediyorum. Kendimi özellikle 19. yüzyıla ait gibi düşünüyorum; yüzyılın en son yılında doğdum. 1899’da doğunca okuduğum şeyler de kısıtlanmış oldu -gerçi çağdaş yazarları da okuyorum- ama Dickens, İncil ya da Mark Twain gibileriyle yetiştim. Tabii ki de, geçmişe ilgi duyuyorum. Büyük ihtimalle bunun nedenlerinden biri, geçmişi yapamayacağımız ve değiştiremeyeceğimiz gerçeği. Eninde sonunda geçmiş bir anı, bir rüyadır. Kendi geçmişimi hatırladığım ya da ilginç bulduğum şeyler okuduğumda, kendi geçmişim sürekli değişiyormuş gibi geliyor bana. Birçok yazara, bir ihtimalle okuduğum ya da kendi dillerinin ya da bir geleneğin parçası olan yazarlara çok şey borçlu olduğumu düşünüyorum. Dil, kendi içinde bir gelenek.

* Kelimelerin yarattığı etkinin kelimenin özünde mi, yoksa taşıdıkları imgelerde mi olduğunu düşünüyorsunuz?

Şöyle düşünün, eğer İspanyolcada bir sone yazmaya kalkışırsanız, belli kelimeleri kullanmanız gerekir. Sadece birkaç tane kafiye olabilir ve sadece bunlara bağlı kalacağınız için onları da tuhaf metaforlar olarak kullanabilirsiniz. Cüret edip -ki bu ezici bir açıklama- şunu diyorum; İngilizcedeki “ay” (moon) kelimesi, Latince ya da İspanyolcadaki “ay” (luna) kelimesinden daha farklı bir kaynaktan çıkıyor. Moon kelimesinin ağır ağır ilerleyen bir tonu var. Moon, güzel bir kelime. Fransızcası da güzel: lune.

Fakat eski İngilizcedeki versiyonu, mona. Kelime güzel bile değil, iki hececik. Yunancası daha beter: Celena, üç hece. Ama moon çok güzel bir kelime ve onun tonu İspanyolcada falan yok. Moon. Kelimelerde yavaş yavaş kaybolabilirim ben. Kelimeler size ilham verir. Onların kendi başlarına bir hayatları vardır.

* Kelimenin başlı başına bir hayatı olduğunu söylemek, kelimenin belirli bir bağlam içerisinde verdiği anlamdan daha önemlidir mi demek?

Anlamın hemen hemen alakasız olduğunu düşünüyorum. Önemli olan, hatta iki önemli olan şeyin birincisi duygu, diğeri de o duygudan yükselen kelimelerdir. Duygusuz bir şekilde yazabileceğinizi düşünmüyorum. Böyle bir şeye kalkışırsanız, sonuç da yapay olur. Böyle bir yazım şeklini beğenmiyorum. Bir şiir gerçekten harikaysa, onun yazar tarafından değil de, kendi kendine yazıldığını düşünüyorum. Şiir, akıp gitmeli.

* Sizi Anglosakson şiire çeken şey neydi?

Arjantin Ulusal Kütüphanesi’nin başına getirildiğimde, okumak için yeterli olan görme yetimi kaybetmiştim. Eğilip kendime acımayacağımı söyledim, başka bir şey deneyecektim. Sonra hatırladım ki, evimde Sweet’s Anglo-Saxon Reader ve The Anglo-Saxon Chronicles var. Dedim ki, Anglosakson şiirine yöneleceğim. Sonra işe koyuldum; Anglo Saxon Reader’ı çalışmaya başladım ve iki kelime sayesinde ona aşık oldum. O iki kelimeyi hala hatırlıyorum, biri Londra’nın ismi olan “Lundenburh” kelimesi, diğeri de Roma’nın ismi “Romeburh”. Şimdi de eski İngilizceden daha iyi bir edebiyatı olan eski Norveççe ile uğraşıyorum.

* Sizi etkileyen herhangi bir mistik ya da dini okuma yaptınız mı?

Elbette bazı okumalar yaptım; İngilizce ve Almancada yaptım, Sufi metinlerini okudum. Ölmeden önce, mistik Swedenborg hakkında bir kitap yazmak için ise elimden gelenin en iyisini yapacağım. Blake de bir mistikti ama onun mitolojisini beğenmiyorum, çok yapay gözüküyor.

* “Whitman okurken, Whitman olursunuz.” demiştiniz. Kafka’yı İspanyolcaya çevirirken, herhangi bir şekilde Kafka oldunuz mu?

Kafka’ya o kadar çok şey borçluydum ki, varolmaya ihtiyacım bile yoktu. Gerçekten de, ben Chesterton, Kafka ve Sir Thomas Browne için sadece bir kelimeyim. Sir Thomas Browne’ı çok severim, eserlerini 17. yüzyıl İspanyolcasına çevirmiştim ve güzel de olmuştu. Urne Burial’dan bir bölüm alıp Quevado’nun İspanyolcasına uyarladık ve çok güzel gitti; hem aynı dönemler, hem farklı dillerde yazılmaya çalışılan Latince düşüncesiydi bu: Latinceyi, İngilizce ve İspanyolcada yazmaya çalışmak.

* Yazar Borges ve çevirmen Borges tamamen birbirinden ayrı mı?

Öyle. Çeviri yaparken, araya girmemeye çalışıyorum. Hem aslına uygun bir çeviri yapmaya, hem de bir şair olmaya çalışıyorum.

* Kafka’yı İspanyolcaya çeviren ilk siz oldunuz. Çeviriyi yaparken, bir görev bilinci hissettiniz mi?

Hayır; ama Walt Whitman’ın Song of Myself’i (Benim Şarkım) çevirirken öyle oldu. “Şu anda yaptığım şey, çok önemli.” dedim kendi kendime. Tabii ki de, Whitman’ı ezbere biliyordum.

* Eserlerinize bir anlam koymaya çalışmadığınızı söylüyorsunuz.

Kendimi ahlaklı bir adam olarak görüyorum ama ahlak dağıtmıyorum. Vereceğim bir mesaj yok. Modern yaşam hakkında çok az şey biliyorum. Gazete okumuyorum. Politikayı ve politikacıları sevmiyorum. Hiçbir partiye üye değilim. Özel hayatım, benim özel hayatım. Fotoğraf çektirmekten ve şöhretten kaçınmaya çalışıyorum. Babam da aynı düşünceye sahipti. “Well’in Görünmez Adam’ı olmayı istiyorum.” derdi bana ve bundan gurur duyardı. Rio de Janeiro’da hiç kimse adımı bilmiyordu, gerçekten de orada görülmez hissettim. Sonra nasıl olduysa şöhret beni buldu. Bunun üzerine ne yapabilirim ki? Bunu aramıyorum, o beni buldu işte. Tabii, biri seksenlerine kadar yaşarsa, eninde sonunda keşfedileceğini de öğreniyor.

* Yazılarınızdaki anlam ya da anlam yoksunluğuna gelince: Kafka’nın eserlerinin her noktasında bir suçluluk duygusu vardır, sizinkindeyse her şey suçluluk duygusunun da ötesinde.

Doğru. Kafka’nın suçluluk duygusu vardı ama bende olduğunu zannetmiyorum çünkü özgür iradeye inanmıyorum. Çünkü benim için her şey olup bitmiş oluyor. Özgür iradeye inanmadığım için suçluluk duygusu da hissetmiyorum.

* Yeni yazarların eski formları ve üslubu oturmuş yazarları taklit ederek işe başlaması gerektiğini söylemiştiniz.

Eğer bir şeyi yenilemek istiyorsanız, önceden yapılmış bir şeyi de yapabileceğinizi göstermek zorundasınız. İcat ederek başlayamazsınız; mesela serbest şiir ile başlamak gibi. İlk önce bir sone ya da herhangi bir formu denemeli, sonra yeni şeylere yönelmelisiniz.

* Kaçmanın, ayrılmanın zamanı nedir? Yeni bir yaklaşım deneme zamanının geldiğini düşündüğünüz oldu mu?

İşe serbest şiir ile başlamıştım ve nasıl başa çıkacağımı bilememiştim. Çok zordu ve en sonunda anladım ki, serbest şiir yazarken kendi kalıbınızı oluşturmak ve değiştirmek zorundasınız. Düz yazı da elbette ki şiirden sonra geliyor. Düz yazı çok daha zor. Bilemiyorum, ben hep içgüdülerimle yazdım. Bilinçli bir şair olduğumu sanmıyorum.

Söyleşiyi Çeviren: Derya Atlas

Kaynak: www.sabitfikir.com

Hiç yorum yok

Yorum yapın