Sepet 0
Devamını görüntüle...

Bahar ve Kelebekler

Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri! Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Bahara, hayata dargın gibi arkasını dışarıya çevirmişti. Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karışıyordu.…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Alabandada

Saç maşası satan adam, güverte yolcularına ait sancak kıç omuzluğunun alabandasında dinelmiş, bağıra bağıra mallarını övüyordu.Günün son turuncu ışığı sönmek üzereydi. Denizin mavisi koyulaşmıştı. Dalga başlarında; çakmak çakılıyormuş gibi, turuncu kıvılcımlar uçuyordu. Ufkun üzerinde parıldayan akşam yıldızı; gökte bir gülüştü. Saç maşası satıcısının yüzünün yarısı turuncu, yarısı açık menekşeydi. Adam doğrusu, söz gücüyle satıyordu. Sözler burgaçlanarak ve köpürerek, ağızdan çağlayan halinde akıyordu. Çevresinde halka olmuş çoğu erkekler, ağızlarını açmış dinliyorlardı. Satıcının anlattığına göre, gözü karda…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Yaralısın

Dönüp geliyor Nuri. Üstte yatanı görünce keyfi kaçıyor. “Hadi dışarı çıkalım,” diyor. “Malta boştur şimdi.” “Çıkalım.” Avlu sıcak. Gölgede üç dört kişi oturuyor. Nuri’nin dolaşmaya pek niyeti yok. İleride gölgelik boş bir duvar dibi var; gidip oturuyorsunuz. Sen yine ayaklarını uzatarak oturuyorsun. Nuri’nin tespihi, her zamanki gibi yine bir akarsu; dupduru akıyor parmaklarının arasında. “Şuramda benim hastalığım,” diyor. Yüreğini gösteriyor. Bu kadar büyük bir sevdayı şuncacık yüreğin nasıl çektiğine, nasıl dayandığına kendi de şaşıyor. “Şimdi…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Dehlizde Giden Adam

“ÖLÜLER, İÇİNDEN SOĞUMAĞA BAŞLAR” Ali Poyrazoğlu için Deniz dendi mi, kimi oraya kimi buraya akan sular durmaz, tersine, hep bir olur, bir kıyıya yönelirdi, ister kumluk, ister çakıllık bir kıyıya… Durmaz olurdu delikanlı. Denizi öylesine severdi. Gider çakıllara uzanır, denizin yüzünde gerinir, sularda kulaç atar, kumlarda yatardı sere serpe. Yaşamak demek, yazsa denize gitmek, kışsa deniz aylarını beklemekti ona göre. On dokuz yaşına bastığı yılın yazında gene denize gitti. Kayalık bir adanın çakıllık bir kıyısına……

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Yaşanmaz

“BUNLAR ÖTEKİLER İÇİNDİ BEN BAŞKAYDIM” “Kalk, kalk” diyordu biri, duyuyordum. Sol yanağım yanıyordu. Adamın vurduğu yanağımdı bu. Kolumdan tuttu kaldırdı. Gücün doğruldum. Beş altı kişi durmuş, bana bakıyorlardı. Bir de çocuk vardı. Tümünü gördüm bir bakışta. Gözleri şakıyordu. Geçen gün sucuk aldığım bakkalın gözleri geldi aklıma. Dayanamayacaktım; kahderici bir sıkıntı vardı içimde. Birden hatırladım. Eve varınca kendimi öldürecektim. Rahatladım. Dikilenlerden biri: – Sulanır mısın herifin karısına!.. dedi. – Yalan! dedim, kaygısızca. – Susun be! dedi.…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Ölü

“BEN Kİ HEP SİNEMA” Öldün! Öldün ha! Şimdi ben ne yapayım?.. Bir memur ölüsünün karısı?.. Daha gencim, güzelim de, kolay mı?.. Sevgilim! Birbirini incitmeden geçinmiş kaç karı koca vardır şu dünyada!.. Sararmış incir yapraklı, çakıl taşlı, elektronik beyinli, buzullu, göllü, uçak alanlı daha çok varlıklılar için, katır yollu yoksullara, Hotel Sheraton’lu, Astoria’lı, dana kıyması yiyilenli dünyada! Neden öldün Asım? Tanrım, şu incir çekirdeği doldurmayan mutluluğu çok mu gördün bana? Eşim! Yoldaşım!! (Çenesini de bağlamalı). Onca…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

motorcu ibrahim’in bahçeli evleri

“BİR İNSAN GECE KUYRUĞUNDAN FARE YAKALIYORSA, ELBETTE YAKALIYOR DEMEKTİR” İstanbul’un Şirinevler semtini oldum olası hiç sevmem. İbrahim’i de ilk kez burada gördüm. Ucuz alınmış otomobilin motoruna bakıyordu. Dinçti, saçları siyahtı, konuşkan bir hali yoktu. Zaten onu nişandan sonra herkes övdü. – Ağır başlı bir bey, dediler. – Ama kadın, kadın kimseyi konuşturmuyor ve tıkıyor her sözü İbrahim’in ağzına. Çocuk otomobilin çevresinde çimen üzerinde zıplıyor. – Babamın otomobili, baba baba. İbrahim motorun başında uzun süre çalıştı.…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

“Biraz da Ağla Descartes”

                                                                    “DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE YOKUM TAMAM MI?” Kırk yıl öncesinin İstanbul’unda yürüyorum. İstiklal Caddesi ola ki, bu da o yatır, al çaputlarla donanmış, kısır adakçıların gözlerinde birer elif çekili titrek mum ışıklarından, ama ortalık aydınlık daha? O sokağa bakmadan geçmeli, adı değiştirilmiş bile…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Hayalet Oğuz

Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz’un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Gülen Ada

Kimi insan para pul budalası olur, kimisi keşif ve icat meraklısı, bazısı da musiki aşığı. Deli Davut ise adalar karasevdalısıydı. Denizin bu deli divanesinin gözünde hep adalar tüter, adalar titrerdi. Tan yeri ağarırken adalarla beraber uyanacağım diye çok geceler göz yummazdı. Gecenin boşluğu ile örtülü duran deniz rüyasına dalmış derin derin uyurken, tan ışığını yükselten kapan adalar, Arşıpel’in o kopkoyu çelik mavisinde sanki şafak parçaları gibi parlar ve Davut’a tâ uzaklardan göz kırparak,koyunlarında bir yeni…

Devamını görüntüle