Sepet 0
Devamını görüntüle...

Nar çiçeği

Koşar adım sokaklardan geçti. Açıklardan, kapı ve pencerelerin, kapı önlerinde çene çalan Ermeni kadınlarının, merkezkaç gücüyle ayaklarına bağlanmış topları döndüren çocukların, evler yıkanların, evler yapanların, mahalle kahveleri önüne atılmış sandalye ve taburelerde oturan erkeklerin, köşe başlarında ikisi üçü bir arada dikilerek çevreyi gözetleyen ya da gizli saklı konular üzerinde alçak sesle konuşan delikanlıların, mini etekli genç kızların açığından geçti. Bir evin önünde bir adam kabaca bir oğlanın eline bir paket tutuşturuyor ve soruyordu: “Annen evde…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Hâmit için bir yazı

İki genç arkadaş, yemekten gelmişler, matbaanın üst katında, bir odada dinleniyorlar. Biri bir koltuğa oturmuş, ayaklarını da bir sandalyeye uzatmış, dişleri arasında sönmüş bir pipo, haftalık, aylık dergileri karıştırıyor. Öteki, arkadaşının karşısındaki kanepeye uzanmış yatmış, sigarasını içiyor. Bir aralık koltukta oturan, kanepede yatandan sordu: — Sen Hâmit’i nasıl bulursun? dedi. — Hangi Hâmit’i? — Canım “hangi Hâmit”i diye sorulur mu? Abdülhak Hâmit’i. — Ha… Bilmem. Ben onu hiç okumadım. — Hiç okumadın mı? Tuhaf! Edebiyatçı…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Dondurmalı sinema

Hikâyemin, bugünün insanlarına bir masal gibi geleceğini biliyorum. Ama ben bu masalın içinde yaşadım. Hiç de uzak olmayan o barış günlerinin serüvenleri, sisli, karışık anılar arası yitip gitmiş, sanki o beyaz pantolonlu çocuk yaz öğlelerinin sıcağı, durgunluğu, neşesiz içinde sinemaların karşılıklı sıralandığı sokakta dalgın, avare dolaşmamış, bol haydut gürültülü bir filmin heyecanını resimlerini seyrederken yaşamamış? Benim uzun savaş yıllarında karanlık gecelerde ekmek fırınlarının önünde, insanlardan, onların büyüklüğünden, iyiliğinden ümidimi kestiğim, yaşamaya olan sevgimin eksildiğini duyduğum…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Leş

Kara boyalı bir teknenin içinde sallanıp duruyordum. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. En son gücümü harcıyordum kürekleri çekerken. Akıntı ters yönden sürüklüyordu. Kuzeye doğru gitmeye çabalıyordum. Toprağım, evim oralarda bir yerdeydi. Gece bastırmadan da varmam gerekti. Ben akıntıya kapılmamak için son gücümü harcarken gittikçe yeğinleşen bir rüzgâr çıktı kuzeyden. Deniz daha da kabardı. Dalgalar akıntıyla bir olmuş, gelişi güzel atıyorlardı altımdaki tekneyi ordan oraya. Bir de leş tebelleş olmuştu tekneye. Çevrede dönüp dolanıyor, pis bir de…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Turnalar

Ortalık ağır ağır aydınlanıyor, topraktan incecik buğular kalkıyordu. Gülbahar daha geceden gelmişti tarlaya. Otlarla pamuk fideleri daha ayırt edilemiyordu. Yakında güneş doğacak. Kıpkırmızı, her yanı yalıma kesiveren bir güneş. Toprağa basamayacak, sıcaktan soluk alamayacak, bir fırın içine girmiş gibi kavrulacaktı ama, gene de güneşin doğmasını sabırsızlıkla bekliyordu.Çapasına dayanmış, öylece durmuş düşünüyordu. Uzakta, Gavurdağlarının üstünde belli belirsiz bir ışık çizgisi ve top top ak bulutlar gözüküyordu.Mahmut gideli tam dokuz yıl olmuştu. Mahmut yakışıklı adamdı. Uzun boylu,…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Tehlikeli Oyunlar

“Sana hiç bahsetmemiştim ama, muhakkak duymuşsundur: Evliliğimizin dördüncü yılında Nazlı, evi terk etmişti. Nasıl derler, bir başkasına kaçmıştı. Acıklı bir durumdu. Ne yapacağımı bilmeden odalarda dolaşıp durdum. Karımın resimlerine baktım. Bir şeyler yapmak, birilerine gitmek, ne bileyim dert yanmak, ondan şikayet etmek, bana yapılan bu haksızlığı ortaya koyup sızlanmak istemeliydim. En azından, herkesin yaptığını yapmak gelmeliydi içimden. Belki de bütün bunları istiyordum, harekete geçemiyordum. Üstüm başım dağınık, sokaklarda sürükleniyordum. Söze nereden başlanacağını bilemiyordum herhalde: Durup…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Yüksek Gerilim

Yağmurlar dindi. Ovanın böğründeki hafif eğimli toprak kanallar taralarda biriken fazla suyu denize akıttı; akıntı, kıyılarında sivrisineklerini ve kurbağalarını çoğalttı. Tarlalar da kanalların toprakta bıraktığı nemi sakladı, pamuğunu büyüttü. Tek pervaneli uçaklar mayıs sonu ovanın üstünde dolaşmaya başladılar. Sonra artık tarlaların üstünde sık sık uçtular, ovaya ilaç püskürttüler. Siyolan kokusu, bir yol ayrımındaki çilek tarlasında olgunlaşan çiçeklerin tadına sindi. Ardından sırayla ekmeğin, etin, sebzenin tadına sindi. Çevredeki hüsnüyusufların, morsalkımların, ıtırların özsuyuna yürüdü; şantiyelerdeki araçların dişlilerine,…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Fesleğen

Sabahın alacasında verilen tilt suya doğranmış sebzeli çorbayı tiksinerek kaşıkladıktan sonra koğuş penceresinin geniş kenar duvarına yaslanarak, bir cigara yakmış, köpek oturuşundaydım. Burayı neden sevdiğimi biliyorum. İnsan hiç ilk sünnetini unutur mu? Eskidendi, zaman eskiydi, hayal meyal hatırlıyorum saçlarımın kendi irademin dışında ilk kesilişini. Haylaz bir ortaokul öğrencisiydim. Bana bir ders verilmesi gerekiyordu onurumla oynanarak. Ergenliğe yeni girmiş bir erkeğe verilecek en büyük ceza ne olabilirdi? Babam, her baba gibi zalim ve mutlakçıydı. Karısı dahil…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Kaybolan

Erkek kapıyı açtıktan sonra geri çekildi. Geçmesi için karısına yol verdi. Ellerinde küçük yol çantaları, bavullarıyla eve girdiler. Bir tuhaftı evin içi. On gündür insansız kaldığını belli eden bir hava, bir yabancılık kokusu sinmişti her köşesine. Kadın salonun bahçeye bakan pancurlarını açtı. Nisan başlarında bir ikindi üstünün hızı geçmiş güneşi eşyayı aydınlattı. —Şu hale bak, dedi. Dört bir yan toza bulanmış. Ev bu durumdayken imkânı yok rahat edemem. Hemen kolları sıvamam gerek. Erkek salondan yemek…

Devamını görüntüle
Devamını görüntüle...

Son Yaprak

New York’un düşük kiraları yüzünden sanatçılarla dolu olan Greenwich Village’ında üç katlı bir binanın en üst katındaydı Sue ve Johnsy’nin stüdyoları. Amerika’nın iki ayrı ucundan gelen kızlar bir lo­kantada tanışmış ve ortak sanat zevkleri olduğunu anlayınca ortak bir ev tutmaya karar vermişlerdi. Bu olay Mayıs ayındaydı. Kasım ayında ise bölgeye doktorların zatürree adını verdiği soğuk bir yabancı gelip buz gibi parmaklarıyla orayı burayı yoklamaya başlamıştı. California rüzgârlarıyla kanı sulanmış ufak tefek, ince yapılı bir kızcağız…

Devamını görüntüle