“Daha çok yazalım, sayfada ve sokakta daha çok yer alalım…” 20 Kasım 2017 – Posted in: Söyleşi – Tags: ,

Seray Şahiner yeni romanı Kul ile herkesin hemen her gün yanından geçtiği ama asla fark edilmeyen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Mercan Hanım, Samatya sokaklarında özgür olmanın ne demek olduğunu bile bilmeden kendi kendini evinin içerisine sıkıştırıp, televizyondan hayatı anlamlandırmaya çalışıyor.

Seray Şahiner ile son romanı Kul ve kadınlık üzerine konuştuk.

Gelin Başı, Hanımların Dikkatine ve Antabus kitaplarınızın merkezinde de kadınlar vardı. Kul ile Mercan Hanım’ın hikâyesiyle devam ediyorsunuz kadınlığı anlatmaya. Bu kadınlık meselesi ülkenin gündeminde de bir şekilde sürekli var. Peki, siz neden kadın hikâyelerini anlatmayı kendinize bu kadar dert edindiniz?

Bir kararla olmadı. Aksine, ağırlıklı olarak kadın yazdığımı, ilk kitap çıktıktan sonra bu yönde gelen sorulardan sonra fark ettim. Bence bir metinde kadın ağırlığı olmasının haber değeri yoktu. Sonra fark ettim ki, benim derdim ideolojime dönüşmüş. Akabinde tercihen kadın hikâyeleri yazdım. Bence ihtiyacımız olan, neden kadın yazıyorsunuz sorusuna hacet bırakmayacak kadar çok kadın hikâyesi yazılması. Sokakta, sayfada, sahnede… Meydanda olmamız sıradanlaşsın ki, sokağa çıktığı için, sesi çıktığı için zulme uğrayan kadınların haberlerini gazetelerin üçüncü sayfasında okumamıza daha çok şaşırır, öfkelenir hâle gelelim.

Özellikle ev kadınlarının hayatlarının büyük bir kısmını televizyon ve kadın programları kaplıyor. Bu programlar kadınları nasıl etkiliyor? Bu şovların kadına bakış açılarında devasa bir sorun yok mu? Özellikle programı hazırlayan ve sunanların da kadın olması garip değil mi?

Hayata dair seçim şansı, “Kumandanın istediğiniz tuşuna basabilirsiniz” diye sunuluyor. Tabii bu da, türlü bahanelerle pek çok televizyon kanalı kapatıldıktan sonra yapılıyor. Onların seçtikleri içinden bir seçim yapmamız dayatmasını “özgürlük” diye allayıp pulluyorlar. Televizyonda sunulan, çalışan, alım gücünü elde eden, hayatına dair kararları kendi veren bir kadın değil. Ya vitrinlere gözleri ışıldayarak bakan ya vitrine konan bir kadın. Siyaset, televizyon programlarına da zerk edilmiş durumda. Dayatılan normlar televizyonda modellenerek sunuluyor. Radyasyonlu çay reklamı da televizyondan yapılmıştı. Şimdi bir radyasyon gibi yayılan, “Kadın dediğin şöyle olur” kalıp cümleleri de televizyonla sunuluyor. Bunca yıllık yok sayılmanın üzerine insanlar, önerilen kalıplara ne kadar uygun olduğunu ispatlamaya çalışarak kabul görmek istiyor sanırım.

Televizyon insanı aslında delirten bir şey iken, bütün evlerin merkezinde olmasının nedeni ne sizce? Mercan’ın o kutunun içerisinde bulduğu hayat nasıl bir hayat?
Televizyon, hemen her evde hâkim konumda. Oturma odaları bile televizyona dönük şekilde ayarlanıyor. Dolayısıyla çoğu kişinin üstünde aile fertlerinden daha çok etkisi var. Rol model yaratma gücüne sahip. Ev içlerini ve sokağı da yönlendiriyor. Bu noktada, kadını sürekli boyun eğen bir çerçeveden ziyade kendi yolunu belirleyen bir birey olarak sunması büyük önem taşıyor. Bir de, aile fertlerine bakış nasıl “Evde bir nefes olsun”a evriliyorsa, televizyon da “Evde bir ses olsun” konumuna geliyor. Televizyon: Kimsesizlerin kimi adeta. Kul’un kahramanı Mercan da hayatta kimsesi olmayan bir kadın. Kocası gidince televizyonla dost hayatı yaşamaya başlamış neredeyse. Mercan evde olduğu sürece televizyon açık. Evde bir ses olmadan uyuyamıyor. Artık en yakın akrabaları, televizyon dizilerindeki oyuncular. Hayatta en sık gördüğü insanlar onlar çünkü. Yarışma programlarındaki gelin damat adaylarıyla hukuku, düğünlerinde çeyrek takmasa ayıp olacak düzeye gelmiş. Mercan televizyon kumandası yastığın üzerinde uyuyor. Bir yastığa baş koymuşlar artık, televizyon Mercan’ın helali.

Daha önce medyada çalıştınız. Bir medya çalışanı olarak kadın olmak ne demek? Hele medyanın da kalmadığı şu dönemde, sektörde kadınlık, dün ve bugün kadın olmak ne demek?

Birgün Gazetesi, Hayat TV, Hayvan Dergisi gibi mecralarda çalıştım. Bu alanda pozitif ayrımcılık sorumluluğunu taşıyan mecralardı. Hayat TV kapandığında misal, o dönemde orda çalışmıyordum ama gözlemleme imkânı buldum, kapı önüne desteğe gelenler de ağırlıklı olarak kadınlardı. Çoğu, Ekmek ve Gül programının seyircileri. Televizyonun rol model olması sadece olumsuz sonuçlar doğurmuyor. Düzgün işler, kendi seyircisini buluyor. Televizyon, normalde evde oturup seyretmeye alışık olduğumuz bir cihaz. Ama son dönemde kanallar kapatıldığında, seyirciler sokağa çıktı. Bunda o televizyon kanallarının duruşunun büyük payı var.

Mercan kendini var edemeyen bir kadın olarak salınıyor romanın içerisinde. Mercan neden özgür ve yalnız olmaktan korkuyor? Özgür ve yalnız olmak ürkütücü ya da sıkıcı mı?

Tercih ettiği bir yalnızlık değil, kimsesizlik onunkisi. Televizyondan aldığı rol modellerle “çalışan, yalnız, şehirli kadın” olmaya çalışsa da, televizyondaki formüller, onun hayat şartlarına uymuyor. Apartman temizliği yaparak kendi geçimini sağlayan bir kadın. Yalnızlığı keyifli kılmak da istiyor aslında. Ama rol modeli, kitle iletişim araçları. Televizyondan sunulan kendine vakit ayırma biçimi: İş çıkışı alışveriş merkezlerinde kafasını dağıtıp eli kolu poşetlerle dolu eve dönmesi. Kitle iletişim araçlarının sunduğu ferah yalnızlık, hep belli bir sosyal sınıfı işaret ediyor. Mercan, televizyonla kendi hayatının arasında kalmış.

Fakat Mercan özgürlüğün ne olduğunu dahi bilmiyor gibi yaşıyor hayatı. Önünde engel olmasa bile kendine kendi engel olan bir hâli var…

Mercan, bağlanacak birini ararken farkında bile olmadan özgürleşiyor. Kocası eve dönsün diye kendini yollara vururken… İş hariç, ilk kez başına buyruk sokaklarda yürüyor. Karışanı görüşeni yok. Ama kendini kafasındaki hayata yakıştıramıyor bir türlü. Kocası gittikten sonra bir gün, kendime zaman ayırmalıyım diyerek, yıllardır yaşadığı Samatya’nın meydanına inip bir mekâna oturmaya karar veriyor. O gün, Mercan Samatya Meydan’a açılan merdivenleri inerken… Bu geçiş, farz-ı misal Samatya Meydan’dan temizliğe giderkenki geçişlerine benzemesin istiyor. Zaten Mercan, temiz pak giyinmediyse kabil değil Samatya Meydan’a merdivenlerden inmez, ille meydandan geçmesi gerekiyorsa da iş kılığındaysa, ara yollardan gider. Ara yollar, Mercan için zengin evlerine hizmetçiler ortalık yerde dolanmadan iş görsün diye konmuş servis asansörleri gibi.

Kul’da hem tercih ettiğiniz semt hem karakterler arasında sürekli bir dönüşüm var. Hayatlarımız bu kadar iç içeyken, insanlar nasıl başarıyorlar birbirlerine değmeden, dokunmadan, dinlemeden yaşamayı?

Zamanında cazibe merkezi olarak sunulduğundan, yahut memleketlerinde ekmek kalmadığından, yahut zorunlu göç yüzünden İstanbul’a gelenlerin çocuklarına, torunlarına şimdi diyorlar ki: Hadi gel, köyüne geri dön. Dönemiyor musun? Sizi şöyle alalım. Nereye? Şehrin merkezden uzak yerlerine. Niye? E, şimdi yaşadığınız yerler çok kıymetlenecek, siz gideceksiniz sizden kıymetlisi gelecek. Artık semtimize metro gelecek diye bile korkuyoruz. Anladık çünkü o yatırım bize değil, bizi attıkları mahallelerimize yeni geleceklere… Konuyu Mercan özelinde alacak olursak, Samatya’da yaşıyor. Aynı sosyal sınıfa mensup olduğu eşi dostu kentsel dönüşüm yüzünden semtten gitmek zorunda kalmış. Muhitin yeni ahalisi de ne onunla iki çift laf ediyor, ne birlikte cemevine gidiyor. Sırf kocasının yokluğundan değil, yârensizlikten de kimsesiz hissediyor. Biraz da devlet eliyle yalnızlaştırılmış bir kadın Mercan. Savunduğum bir karakter olmasının bir sebebi de bu…

Peki, erkekler? Mercan vasat bir adam da olsa kocasını geri istiyor. Mercan neden yaşıyorum diyebilmek için illa bir başkasına ihtiyacı duyuyor?

Mercan’ın tek başına ayakta durmak için kimseye ihtiyacı yok. Çalışıyor, kendine bakıyor. Birliktelerken kocasının da geçimini sağlamış. Mesele şu ki: Mercan’ın amacı tek başına ayakta durmak değil. Tam dik duracak, yalnızlığını kambur gibi hissediyor. Dayatılmış bir adanma kültürü var. Bir kocaya, bir evlada… Başkasını güç almak için istemiyor, aksine kendinden güçsüz birine ihtiyaç duyuyor. Kendine kafa yormamak için, kendini vakfedip bu uğurda yorulacağı biri… Sistem etrafımızdaki herkesi, hobimizmiş gibi sunuyor… Mercan, önce kocası için giderse gitsin diye düşünüyor. Dizilerde görüyor da, dünyada ne kocalar var… Aslında tam kovmak da değil Mercan’ınki. İhtar vermek: “Gidersen git!” Adamın sevgisini test ediyor. Hayatında Mercan için hiç emek harcamamış biri kocası, adamın kalmaya diretmesini, gitmeye üşenmesini bile kendi için bir mücadele saymaya hazır Mercan. Ama adam gidiyor. Mercan sırf kendini dizilerdeki kadınlarla karşılaştırmıyor, kocası gidince, onun yokluğunu dizilerden aparttığı bir ideal koca hayaliyle dolduruyor. “Yeni geline demişler ki kızım kocan ne çirkin”le “Ah ah, dizilerde ne kocalar var, şuncacık kabahatlerini affettirmek için karılarının ayaklarına kapanıyorlar” arasında kalmış bir kadın Mercan. Büyütülürken öğretilenlerle televizyonun sundukları arasında bir yar yaratmaya çalışıyor kendine.

Yine de, Mercan öyle televizyon dizilerindeki karakterler gibi “büyük sürprizler,” “artık başka bir heyecan,” “eskiyen ilişkilerine biraz yenilik katmak” peşinde değil. Diyor ki: Ne olurdu şimdi kocam yanında olaydı da saçımı bir okşasaydı. Evde ampul patladığında değiştirecek biri… Bir şeye sinirlendiğimde birlikte verip veriştirecekleri bir can yoldaşı. Oysa kocası ne durduk yere saç okşardı ne tamir tadil…

Antabus ile bir manifesto yazmıştınız. Kul ise her çağda yaşayan bir kadının meramı. Antabus’taki öfkenizi Kul ile saklamış ve dilde bir döngüye çevirmişsiniz. Kul kendini ibadet eder gibi tekrarlayan bir metin.

Antabus’taki Leyla, hayatta kalmak için etrafındaki insanlardan kurtulması gerektiğine inanıyordu. Kul’daki Mercan ise, yaşamak için etrafında insanlar olması gerektiğine inanıyor. Birbirine taban tabana zıt iki karakter. Ama ikisinin de derdi, bakıp da görmezden gelenle, başkasının acısı üzerinden kendine vicdan biçenle…

Mart ayında birçok kadın yazarın kitapları yayımlandı. Edebiyat dünyasının kadın üretimine ve kadın hikâyelerine bakışını nasıl değerlendiriyosunuz?

Daha çok yazalım, sayfada ve sokakta daha çok yer alalım istiyorum. Bu ay Nermin Yıldırım’ın romanı Dokunmadan ve Irmak Zileli’nin romanı Gölgesinde de yayımlandı. Eşzamanlı çıkınca, buluşmuşuz, sokakta yürüyormuşuz gibi hissettim. Okuyarak büyüdüğümüz kadın yazarlar; çok sağlam bir zemin oluşturmuş. Biraz da bu sayede belki, ekside başlamıyoruz.

Sokağı önemsediğinizi sürekli vurguluyorsunuz. Sokakta ne var? Elimizde ne kaldı? Ne olursa ya da ne değişirse ciddi anlamda kadın hareketi oluşur?

Yan yana gele gele aile oluyoruz artık. Mevzu bir meseleyle birlikte birbirine de sahip çıkmaktan geçiyor. Misal, Gezi’ydik. Biraraya gelmekten gurur duyduğumuz bir dönemdi. Ama yitirdiğimiz kardeşlerimiz sebebiyle dertliyiz de… Şimdi, orda evladından olanların yanında durmak, o sürecin devamı ve getirdiği bir sorumluluktur. Berkin Elvan’ın yıllardır görülemeyen davası, 6 Nisan’da görülecek. Orda olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bizim ailemiz, devletin eksilttiği canlarını birbiriyle tamamlayan insanlardan oluşuyor.

Kadın hareketi, zaten çok kuvvetli. 8 Mart’ta gördük en son. OHAL’e rağmen, sokaktaydık, kalabalıktık, coşkuluyduk. Ayrıca sokağa çıkan, mahkemelerde kız kardeşlerine sahip çıkan kadınlar, kadın cinayetleri, taciz konusunda körüklenen sessizliği deliyor.

Kul romanını plazada çalışan beyaz yakalı kadın okursa ne olur ya da ne okur, Mercan Hanım gibi bir kadın okursa ne olur ya da ne okur?

Kul, adanmışlık ve muhtaciyet kavramları üzerine bir kitap. Burdaki, başkasının gücüne muhtaciyet değil, başkasından güçlü olmaya duyulan muhtaçlık. Dolayısıyla, okuyan kişinin sınıfsal temelinin çok da büyük bir fark yaratacağını düşünmüyorum.

Fotoğraf: Sedat Suna

Kaynak: t24.com.tr

Söyleşi: Adalet Çavdar