Tarık Dursun K. : “Benim Kuşağımın gençlik yıllarında şiir gerçekten de baştacı ediliyordu” 23 Eylül 2016 – Posted in: Söyleşi

Söyleşi: Yasemin Tunç

11 Ağustos 2015 tarihinden yaşamını yitiren, 1950 Kuşağı’nın verimli ve özgün kalemlerinden Tarık Dursun K.’nın kendi seçtiği öykülerinden hazırlanan “Sümbülteber”, Dünya Kitapları tarafından ‘Seçme Öyküler’ adı altında kısa bir süre önce yayımlandı.

Tarık Dursun K., halk hikayesinden sinemaya kadar pek çok öğeyi kullanarak zenginleştirdiği öykülerinde, kent ve taşra insanının yaşamlarını konu ediniyor. Gerçekliği somut yaşantılarda arayarak, kendine özgü duygusallığı, şiirsel bir anlatımla bütünleştiriyor. “Sümbülteber” ile yeniyi arayan Tarık Dursun K.’nın öykücülük serüveninin bir bölümüne tanıklık edeceksiniz.

Tarık Bey, “Özellikle benim kuşağımın gençliğinde şiir baştacı ediliyor, hikaye ‘ikinci sınıf muamele’ görüyordu” diyorsunuz bir söyleşide. “Devr-i Alem”, 1959 yılında yayınladığınız ilk şiir kitabınızdı. Ortak bir kitaptı bu. Biraz o dönemlerdeki şairlik hevesinizden söz edelim; neydi sizi şiire, şiir yazmaya iten?

Evet, öyle dedim. Çünkü benim kuşağımın gençlik yıllarında şiir gerçekten de baştacı ediliyordu. (Burada ‘gerçekten’ sözcüğünü kasıtlı kullanmış değilim, yine de bu parantez içinde şuna getirmek istiyorum sözü: Şairleri her zaman sevdim, şiiri de elbet. Edebiyat zanaatları arasından en çok, en üstesinden gelinmez olanın şiir olduğunu çok iyi bilirim. Nereden mi? E, ben de bir süreler kendimi şair adayı bellemiş, iyilikleri değil, kötülükleri tatışılmaz defterler dolusu şiirler yazmıştım da ondan…)

“Devr-i Alem” sabıkalı bir kitaptır. Şiirleri ancak uzaktan bir bağımlılığı olan şiir ve şairleri yerine kendilerini gizliden gizliye düzyazıya adamış iki genç delikanlının (ayıbı demeyeyim ama, pek sevabı da denememeli bence) bir kudümsüz yanlarına rastlamış bir ‘şey’dir işte.

Aslına bakarsanız, hikaye ikinci sınıf muamele görmüyordu; yanılmış ama bu yanılgımı kabullenmek için aradan bunca yıl gerekmiş olması (yine bence) hazindir. Sonunda varılan gerçek şuydu; hikaye iyidir, çağdaştır, şiir henüz geleneksel tavırlarını üstündün atamayıp zincirlerini de kıramamıştır.

Öykünün yeri/anlamı neydi sizin için? Öyküye yönelişinizin etkiyeyici kaynakları neler oldu?

Çok sonra (Cahit Sıtkı’nın dediğine gelerek “geç anladım taşın sert olduğunu, ateş yakar su eritirmiş) yanılgının kapısından içeri girerek baktım ki ‘makbul’ sayılan şiir kadar hikaye da (roman da elbet) saygınlık ve erişirlik bakımından hiç de aşağı kalır değil.

Şundan değilmiş, gerçi romanın dışarlıklı oluşundan bir eksiklik kusuru varsayılabilir, ama kendi başına buyruk hikaye ile onu bir kefeye koyamazsınız. Nazım vardı, şu bu vardı var olmasına ya, hikayede de bir Sait Faik, bir Orhan Kemal, bir Kemal Tahir, bir Halikarnas Balıkçısı, bir Samim Kocagöz, bir Bekir Sıtkı, İlhan Tarus, Ümran Nazif ve Memduh Şevket Esendal vardı. (Taşları yerli yerine oturtmayı sahiden başarmış Fahri Erdinç’i, Sardi Ertem’i, Refik Halit’i unutmuş değilim, hayır.)

Uzun süren bir çıraklık döneminiz var. Bu evrenin çilesini en çok Yaşar Nabi Nayır’ın çektiğini söylersiniz. Bildiğim kadarıyla, 1952-1954 yılları arasında sürekli olarak Varlık Dergisi’ne öykülerinizi yolluyor, fakat bir cevap alamıyordunuz. Sonrasında nasıl bir yol/yöntem izlediniz?

Şiirin büyüsü ya sizi kendine bağlar, ya da sizi kendinden uzaklaştırır. Hele bir de beceriksizin beceriksizi iseniz… Dışlanmanın itme gücü öylesine artar ki… Yazar kimi eklemeler (ve hatta) yamalar yaparak kendini doyuma ulaştırır. Okur, (şaşırtıcı gelebilir size) yazarın gözünde okurun sandığı kadar kıymet-i harbiyeli değildir.

Bu dönemde okuma anlamında sizi geliştiren, ustalığa hazırlayanyar kimlerdi?

Orhan Kemal en baştadır. Sonra Maupassant, Gorki, hiç kuşkusuz Çehov, Hemingway, ustalar ustası Saroyan, Steinbeck ve Şolohov elbette.

Şiirin öyküye olan katkısı nedir?

Tartışmasız “lezzet”. Şiirin tülden harmaniyesine sardırılmış bir hikaye okurunun kusuru, hele bir de falanca filanca gerçekçilik savında ise, onu birden olağanüstü bir değişkenliğe uğramış, tadının tam kıvamında bir ‘şey’ bile görürsünüz. Şiiri kendine içerikleştirmemiş bir hikaye aslında eksiktir, söyleyeceği sözü varsa kös dinlemeye vardırılmıştır. Yaşam ve yaşamın içinden devşirdikleriniz bence okur gözünde daha bir inandırıcılık kazanmış demektir. Gerçek her zaman iyidir, gerçi acıtır; ama onu tam kıvamına getirmeyi başarmış bir hikayeci için bu türlerin hikayecisi olarak daha yeğlenir bir hikayeciliktir. (Bilmem, siz bu konuda benim gibi düşünüyor musunuz?)

Öykülerinizde konuyu pek önemsemiyorsunuz. Bunda geleneksel hikayeye bilerek aykırı durmanızın da etkisi var. Öncelikle ciddiye aldığınız dil’i kullanma becerisi. Dil açısından bakacak olursak eğer, öykü ve şiir arasında sizde birleşen veya ayrılan noktalar nelerdir?

Ben hep geçmişte kalmadım. Geçmişimden de soyutlamadım ne kendimi, ne de hikayeci yanımı. Evet, biliyorum, geçmiş (siz arayıp bulmazsanız) her zaman güzel değildir, ama çirkin de değildir o kadar. Bu noktada önemli olan, anlatma becerinizin okura yeterli ve kendince gelmesi halidir. Gelgelelim, bu da burada benim söylediğim kolay çiğnenir nane değildir.

Dilin önemini bilmemek olmaz, dili iyi ve ustalıkla kullanmak da bir hüner değildir. Çünkü, bir boyacının fırçasını, bir marangozun rendesini, bir elektrikçinin tornavidasını, bir duvar işçisinin su terazisini bire bir oranda kullanması kesinlikle bir hüner değildir; tıpkı bir yazarın yazdığı her ne ise onu anadilinde kullanmasını ve üstelik başarıyla kullanmasının bir hüner olmadığı gibi. Zorunluluk, kesinlikle bir övünme sayılmamalıdır ayrıca.

Pek çok öykünüzde tanıklık ağır basıyor. Yansıtılan gerçeğe tanıklık ve tanıklığın yardımıyla öyküye aktarılan gerçek, öyküyü kalıcı kılar diye düşünüyorum. Sizin için bir öyküyü kalıcı kılan nedir?

Elbette hikayeyi kalıcı kılan kimi öğeler vardır; siz kendinize vergi bir hikayenin sürücüsü olmuşsanız… Öncelikle hikayenizi kalıcı kılarsınız, sonra da adınızı. Ama bu o kadar kolay değildir. Hikayede dört başı bayındır olmak ‘mesele’dir, bu her hikaye yazana da ‘müyesser’ olmaz.

Tabii, tanıklık ağır basacak. Çünkü siz tanıksınız ve bir yerden sonra bir başka kişi iseniz, bizde de olacaktır. Bu tanıklıklarınız zabıtlarıyla birlikte çetelesini de tutmak demektir.

Öykücülüğümüzün bugünkü görünümü üzerinde duracak olursak, kendi döneminizle şimdi arasında ne gibi benzerlikler/farklılıklar var?

Bizim kuşağımızdan sonra (en azından üç kuşak) gelenler için çok ilginç gözlemlerim oldu, oluyor da. Bu, (benim için gerçekten şaşırtıcıdır) yeni kuşak hikayecilerinin hikaye yazma yerine hikaye anlatmayı seçmeleridir. Şurasını vurgulamakta yarar var; hikaye, anlatılmayı sevmez, onu sizin anlatı biçiminize bağımlı yapısını da elden bırakmadan yazmak gerekir. Yazarken de biçimlendirmek, yenilemek…

Söyleşi: Yasemin Tunç (12 Ağustos 2015)